24 Aralık 2014 Çarşamba

Divan Edebiyatı

 
Klasik edebiyat, yüksek zümre edebiyatı olarak da bilinen Divan edebiyatı, Türklerin 13. ve 19. yüzyıllar arasında Anadolu’da oluşturdukları İslam kültürünün ortak özelliklerini yansıtan, geniş ölçüde Arap ve Fars edebiyatlarının etkisini taşıyan bir dönemdir. Şairler, eserlerini “Divan” adı verilen kitapta topladıkları için bu ismi almıştır. Divan şairleri, Arap ve İran edebiyatından aldıkları nazım biçimlerini kendi duyuş ve düşünüşlerine göre kullanmışlardır.
Divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra oluşmuş bir edebiyattır. Bundan dolayı din, Allah, peygamber, tasavvuf vb. konular bu edebiyatta önemli bir yer tutar. Divan şairleri, çoğunlukla medrese kültürüyle yetişmiştir. Divan şairlerinin işlediği en önemli konuların başında aşk gelir. Şiirlerde çoğunlukla ‘Allah aşkı. peygamber aşkı” işlenmiştir. Divan şiirinde bir kişiye duyulan ve mecazi aşk olarak nitelenen aşk da ele alınır. Ancak mecazi aşk da çoğunlukla Allah aşkına (ilahi aşk) dönüşür.
Divan edebiyatında şiire, düzyazıdan daha çok önem verilmiştir. Ancak bu, divan edebiyatında nesir olmadığı anlamına gelmemelidir. Çünkü divan edebiyatında nesir alanında da eserler verilmiştir.

Divan Edebiyatının Genel Özellikleri

Sponsorlu Bağlantılar
1. Divan Edebiyatı, 14. yüzyıldan başlayarak medrese eğitimi görmüş şehirli aydınlara seslenen bir edebiyattır.
Saray, konak ve medrese gibi devrin yönetim ve öğretim çevre­leri ile bunlara yakın olan kesimler içinde varlık göstermesinden dolayı saray edebiyatı, daha çok okumuş kesime hitap ettiği için zümre edebiyatı, şairlerin şiirlerini divan denilen şiir defterlerinde toplamaları nedeniyle divan edebiyatı da denilen edebiyat döne­midir.
2. Bu edebiyat geçiş dönemi 11. ve 13. yüzyıllardan sonra, ortak İslamî edebiyatın bir parçası haline gelir.
İlk edebi ürünlerini 11. ve 13. yüzyıllar arasında veren eski Türk Edebiyatı, Arap ve İran edebiyatları etkisinde bir edebiyat dönemi başlatır. Etkilenme ve örnek alma çerçevesinde başlayan bu ede­biyat, zaman içinde farklı bir bakış açısı, duygu ve düşünceleri kendine özgü bir anlatımla ortaya koyarak ortak İslamî edebiyata kendi damgasını vurur.
3. 14. yüzyıldan başlayarak Tanzimat dönemine kadar var­lığını yüzyıllarca sürdüren bu edebiyat, kendine özgü bir gelenek yaratmıştır.
Bu dönemin sanatçıları sanat eserinin eksiksiz ve kusursuz olma­sına özen göstermiş, biçimsel yetkinliği önemsemiştir. Duygu ve düşüncelerin belli bir anlatım şekliyle sunulması gerektiğini dü­şünmüş, üslupta belli kurallar oluşturmuştur. Duygu ve düşünce­leri sanatkârane bir yolla anlatmayı yeğlemiş, sanatlı bir anlatım yaratmıştır. Tüm bu özellikler yüzyıllarca bu alanda eser veren sanatçılar için de izlenmesi gereken bir yol olarak benimsenmiş ve divan edebiyatı bir gelenek yaratmıştır.
4. Bu dönem edebiyatı nazım ağırlıklı olarak gelişmiştir.
Bu dönem edebiyatı şiire önem vermiş, varlığını şiir ağırlıklı ola­rak sürdürmüştür. Nesir (düz yazı) genel olarak şiirin etkisinde ve paralelinde gerçekleşmiş, şiirin gölgesinde kalmış, fazla gelişe­memiştir.
5. Şiirde biçim, biçimsel kusursuzluk büyük önem taşımış­tır.
Şiirin kuruluşu kesin kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar şiirin bi­çimini oluşturan nazım birimi (nazım birimi olarak genellikle beyit kullanılmıştır.), ölçü (şiirin ölçüsü aruzdur), uyak (genellikle tam ve zengin uyaklar kullanılmıştır.), nazım şekli (gazel, kaside, mes­nevi) başlıca nazım şekilleridir.)
6. Bu edebiyatın dili Osmanlıcadır.
Divan edebiyatının dili, ortak İslâm uygarlığının kullandığı yazılı kültür diline dayanır. Yazı dilinde Arap alfabesi kullanılmıştır. Ay­dın zümrenin kullanıldığı Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı Os­manlıca denilen dil, bu üç dilin karışımıdır. Dilde Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamaların çokluğu dikkat çeker.
7. Divan edebiyatında sanatkârane bir anlatım kullanılır.
Edebî sanatlara düşkünlük, süslü, sanatlı ve mecazlı bir anlatım yaratma bu edebiyatın önemli özelliklerinden biridir. Edebî sana­tın yoğun kullanıldığı süslü anlatım, dönemin sanat anlayışı ve kültür yapısıyla ilgilidir. Divan sanatçıları “Sanat için sanat” anla­yışındadır.
8. Divan edebiyatında şiirlere özel bir ad, bir başlık kon­maz.
Divan şaireri şiirlerini genel olarak nazım şekilleriyle adlandırır. Gazel, kaside, mesnevi, terkib-i bend vb. Şiirlere özel bir başlık konulmaması, İslamî kültürün etkisiyle açıklanabileceği gibi şiir­de konu bütünlüğünün olmamasına da bağlanabilir. Çünkü divan sanatçıları bütün güzelliği yerine parça güzelliğini önemsemiştir.
9. Divan şiirinde mazmunlar geniş yer tutar.
Duygu ve düşüncelerin belirli, kalıplaşmış sözlerle ifadesine maz­mun denir. Sıkı kurallar içinde gelişen divan şiirinde mazmunlar önemli bir yer tutar. Örneğin sevgilinin boyu selvi, kiprikleri ok, yanakları ruhsar, ağzı goncadır. O sevgiliye aşık olan kişi bülbül ya da pervane’dir. Kişisel ve özgün anlatımlara bu şiirlerde sıkça rastlanmaz.
10. Divan edebiyatı konu,tema ve türler yönünden belli ka­lıplar içinde kalmıştır.
Çoğu Arap ve Fars edebiyatlarıyla ortak olan konu, tema ve tür­ler, hemen hemen bütün sanatçılar tarafından ya olduğu gibi ya da çok küçük değişiklikler yapılarak kullanılmıştır. Biçimde olduğu gibi konuda da görülen bu sıkı disiplin, insanın duygu ve düşüncelerinin olduğu gibi anlatmasını, toplumda olup bitenleri ortaya koymasını, sanatçının özgür ifadesini sınırlamış, sanatçıyı dar bir alanda bırakmıştır.
11. Divan edebiyatı geniş halk kesimlerinden kopuk ve so­yut bir edebiyattır.
Divan edebiyatında her şey zihinden tasarlanmıştır. Toplumsal sorunlar, günlük hayat ve yerli yaşam esere yansımamıştır. Hayali ve soyut unsurlar eserlerde ağırlıklı olarak kendini gösterir.


Divan Şiiri

Sponsorlu Bağlantılar
Divan şiirinin genel özellikleri şunlardır:
  • Aruz ölçüsü kullanılmıştır.
  • Daha çok tam ve zengin uyak kullanılmıştır.
  • Şiirler, “göz için kafiye” anlayışıyla yazılmıştır.
  • Nazım birimi olarak ağırlıklı olarak beyit tercih edilmiş, beyte göre az da olsa dörtlük kullanılmıştır.
  • Arapça ve Farsça sözcük ve tamlamalar yoğun olarak kullanılmıştır.
  • Oldukça sanatlı, ağır bir dili vardır.
  • Anlam ve söz sanatlarına yer vermek bir hüner olarak görülmüştür.
  • Gazel, mesnevi, kaside ve rubai gibi Arap ve İran edebiyatı nazım şekillerinin yanı sıra Türklere ait olan şarkı ve tuyuğ nazım şekilleri de kullanılmıştır.
  • Şiirler konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye, fahriye, mersiye, hicviye adlarını almıştır.
  • Aşk, şarap, sevgili, Allah aşkı gibi konular ağırlıklı olarak işlenmiştir.
  • Bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilmiştir.
  • Somut konulardan çok soyut konular işlenmiştir.
  • “Sanat için sanat.” anlayışı egemendir.
  • Konudan çok konunun işleniş biçimi önemsenmiştir.
  • Divan şiirinin İran edebiyatından aktarılmış, şaire özgürlük tanımayan bir estetiği vardır.
  • Duygu ve düşünceler kalıplaşmış sözlerle; yani “mazmun”­larla anlatılmıştır.
  • Şairler, mahlaslarını son beyitte söylemişlerdir.
Bu dönemde en çok kullanılan nazım şekilleri şunlardır:
  • Gazel              
  • Kaside               
  • Rubai               
  • Şarkı               
  • Tuyuğ               
  • Murabba               
  • Terkibibent


  • Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri


    Nazım biçimi, şiirlerin ölçüsü, uyak düzeni, nazım birimi gibi biçimsel öğelerle kazandığı dış özelliğin genel adıdır. Divan edebiyatında nazım biçimleri “şarkı ve tuyuğ”un dışında Arap edebiyatı kaynaklıdır. Arap edebiyatındaki kaside, gazel gibi nazım biçimleri önce İran edebiyatına geçmiş, oradan da Türk edebiyatına girmiştir.
    Nazım Birimi Beyit Olan Nazım Biçimleri (Gazel, Kaside, Kıt’a, Müstezat)
    Nazım Birimi Dörtlük Olan Nazım Biçimleri (Rubai, Tuyuğ, Murabba, Şarkı)
    Nazım Birimi Bent Olan Nazım Biçimleri (Terkibibent, Terciibent, Müseddes, Tesdis, Muhammes, Taştir)

    Divan Şiiri Sanatçıları

    13.Yüzyıl
    Anadolu’da Türk edebiyatı, ilk kalıcı örneklerini 13. yüzyılda vermeye başlar. Bu dönemde edebî dil niteliği kazanmaya başlayan Oğuz Türkçesi ile eserler verilmeye başlanmıştır. Bu yüzyıl, Anadolu’da dini-tasavvufi Türk edebiyatının geliştiği bir dönemdir. Bu dönemin önde gelen tasavvuf şairleri Mevlana, Ahmet Fakih, Sultan Veled ve Şeyyad Hamza’dır. Ancak Klasik Türk şiirinin 13. yüzyılda Hoca Dehhani ile başladığı kabul edilir.
    HOCA DEHHANİ
    • 13. yüzyılda yaşamıştır.
    • İlk divan şairidir.
    • Tasavvufun hâkim olduğu bir dönemde ilk kez din dışı konuları işleyen şairimizdir.
    • Divanı yoktur.
    • Eseri:
    • Selçuklu Şehnamesi (mesnevi)
    Ayrıca Bkz. Hoca Dehhani Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    MEVLANA
    • 13. yüzyıl tasavvuf şairidir.
    • Eserlerini Farsçayla keleme almıştır.
    • Her zaman aruz veznini kullanmıştır.
    • Yunus Emre’yle birlikte Anadolu’nun en önemli iki mutasav­vıf şairinden biridir.
    • İnsan sevgisini, hoşgörüyü öne çıkran bir anlayışla ele aldığı eserleriyle evrensel bir şairdir.
    • Mevlevi tarikatının kurucusu olan oğlu Sultan Veled de ünlü bir şairdir.
    • Eserleri:
    • Mesnevi (26 bin beyit)
    • Divan-ı Kebir (Gazelleri ve rubaileri)
    • Fihi Ma-Fih
    • Mecalis-i Seb’a (Yedi Vaaz)
    • Mektubat
    Ayrıca Bkz. Mevlana Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    SULTAN VELED
    • Mevlana’nın oğlu ve Mevlevilik tarikatının kurucusudur.
    • Eserleri:
    • Dîvân
    • İbtidâ-nâme
    • Rebâb-nâme
    • İntihâ-nâme
    • Ma’arif
    Ayrıca Bkz. Sultan Veled Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    AHMET FAKİH
    • Hoca Ahmed Fakîh veya Sultan Hoca Fakîh adları ile de tanınan sanatçının yaşamı hakkındaki bilgilerde belirsizlik vardır.
    • En önemli eseri Çarhname’dir.
    • Eserleri:
    • Çarhname
    • Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe
    Ayrıca Bkz. Ahmet Fakih Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ŞEYYAD HAMZA
    • 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde yaşamış; yazdığı dini-tasavvufi şiirleriyle Ahmed Fakih’i izlemiştir.
    • Yusuf u Züleyha adlı mesnevinin yazarıdır.
    • Eseri:
    • Yusuf u Züleyha
    Ayrıca Bkz. Şeyyad Hamza Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    14. YÜZYIL
    14. yüzyılda birçok temsilci yetiştiren divan edebiyatı, 13. yüzyıl şairlerinden Hoca Dehhani’den sonra din dışı konularda ürünler vermeye başlamıştır. Bu yüzyılın en tanınmış şairi Ahmedî’dir. Siyasi ve sosyal sarsıntıların yaşandığı bu yüzyılda edebî niteliği zengin eserler ortaya konmuştur. Bu yüzyılda Arapça ve Farsça sözcükler yoğun bir şekilde dilimize girmeye başlar.
    AHMEDİ
    • 14. yüzyıl divan şairidir.
    • “Divan” sahibi olan ilk şairimizdir.
    • Eserlerinde sade bir dil kullanmıştır.
    • Eserlerinde Oğuz Türkçesinin özellikleri görülür.
    • Cemşid ü Hurşit, İran kökenli bir aşk mesnevisidir.
    • Eserleri:
    • Cemşid ü Hurşit (mesnevi)
    • İskendername (mesnevi)
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Ahmedi Hakkında Ayrıntılı Bilgi

    AŞIK PAŞA
    • Asıl adı Ali olan Âşık Paşa, mutassavıf bir şairdir.
    • Selçuklu sarayında Farsçanın konuşulduğu bir dönemde Türkçeyi savunmuştur.
    • Eserleri:
    • Garibnâme
    • Fakrnâme
    • Hikâye
    • Vasf-ı Hâl
    Ayrıca Bkz. Aşık Paşa Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    KADI BURHANEDDİN
    • 14. yüzyıl divan şairidir.
    • Tuyuğlarıyla ünlüdür.
    • Sivas’ta beylik de yapan şair, bir savaşta esir düşerek ölmüştür.
    • Şiirlerinde dünya zevklerini konu edinmiştir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Kadı Burhaneddin Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NESİMİ
    • 14. yüzyıl divan şairidir.
    • Azeri sahası şairlerindendir.
    • Tasavvuftan etkilenmiştir.
    • Sade bir dille, halka ulaşmaya çalışmıştır.
    • İnancı nedeniyle derisi yüzdürülerek öldürülmüştür.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Nesimi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    GÜLŞEHRİ
    • 14. yüzyıl divan şairidir.
    • Tasavvufu konu edinmiştir.
    • “Kuşların konuşması” anlamına gelen “Mantıku’t Tayr” adlı tasavvufi alegorik mesnevisinde Kaf Dağı’na ulaşmak isteyen kuşların Hz. Süleyman’ın kuşu olan Hüthüt’ün ön­derliğinde yaptıkları yolculuğu anlatır.
    • Eserleri:
    • Mantıku’t Tayr (Farsçadan çevrilmiş, alegorik, tasavvufi bir mesnevi)
    • Felekname
    Ayrıca Bkz. Gülşehri Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    HOCA MESUT
    • 14. yüzyılda yaşamış divan şairidir.
    • Hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur.
    • Eserleri:
    • Süheyl ü Nevbahar
    • Ferhengnâme-i Sadî
    Ayrıca Bkz. Hoca Mesud Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    15.YÜZYIL
    Bu yüzyıl Anadolu’da Türk birliğinin kurulduğu dönemdir. Bu dönemde yöneticiler kültür, sanat ve edebiyata önem vermiş, bu da bilim, kültür ve edebiyat alanında ciddi gelişmelerin önünü açmıştır. Divan edebiyatı bu yüzyılda daha da güçlenerek gelişimini sürdürmüştür. Dönemin Anadolu’da yetişen en büyük şairi Şeyhî’dir. Ayrıca Ahmet Paşa ve Necati yüzyılın tanınmış diğer şairleridir. Anadolu dışında edebiyatımızın en büyük sanatçılarından Ali Şir Nevâî bu dönemde yetişmiştir.
    ŞEYHİ
    • 15. yüzyılın en güçlü divan şairidir.
    • Tasavvuftan etkilenmiştir.
    • Harname adlı 126 beyitlik sembolik mesnevisiyle tanın­mıştır.
    • Bir fabl olan Hamame’de şair, bir eşekten hareketle tasav­vufi ve toplumsal bir hiciv örneği vermiştir.
    • Eserleri:
    • Harname (mesnevi)
    • Hüsrev ü Şirin (Farsçadan çeviri, mesnevi)
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Şeyhi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    AHMET PAŞA
    • 15. yüzyıl şairidir.
    • Bu yüzyılın Şeyhi’den sonraki en güçlü divan şairidir.
    • Fatih Sultan Mehmet’in hocasıdır.
    • 16. yüzyıl şairleri üzerinde etkili olmuştur.
    • “Kerem Kasidesi”yle oldukça sevilmiştir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Ahmet Paşa Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NECATİ BEY
    • 15. yüzyıl divan şairidir.
    • Mahallileşme akımını başlatmıştır.
    • Şiirlerinde atasözlerine ve halk söyleyişine yer vermiştir.
    • Türkçenin şiir dili olmasına katkıda bulunan şairlerdendir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Necati Bey Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    SÜLEYMAN ÇELEBİ
    • 15. yüzyıl divan şairidir.
    • Vesiletü’n Necat (Kurtuluş Vesilesi) adlı mesnevisiyle tanınmış ve sevilmiştir. Günümüzde de sevilen bu mesnevi Hz. Muhammet’in doğumunu anlatır ve “Mevlit” adıyla bilinir.
    • Eseri:
    • Vesiletü’n Necat (Mevlid)
    Ayrıca Bkz. Süleyman Çelebi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ALİ ŞİR NEVAİ
    • 15. yüzyıl divan şairidir.
    • Çağatay edebiyatının önemli temsilcisidir.
    • Şairliğinin yanında, düşünür ve devlet adamı kimlikleri de vardır.
    • Hamse sahibidir.
    • Eserleri:
    • Divan (dört tane)
    • Muhakemet-ül Lugateyn (Türkçenin Farsçadan üstün olduğu savunulur.)
    • Mecalisü’n Nefais (ilk tezkire)
    • Mizan’ül Evzan (Aruz vezniyle ilgili teorik bir eser)
    Ayrıca Bkz. Ali Şir Nevai Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    16. YÜZYIL
    Türk edebiyatının en parlak olduğu dönemdir. Osmanlı’nın siyasî ve sosyal alanda gösterdiği başarıya edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalar da eklenmiştir. Divan şiiri, taklit dönemini aşarak kendi üstatlarını yetiştirmeye başlamıştır. Anadolu dışında Fuzûlî, Anadolu’da ise Bâkî bu yüzyılın en önemli temsilcileridir. Ayrıca bu dönemde Zatî, Bağdatlı Ruhî, Hayalî gibi önemli şairler yetişmiştir.
    TAŞLICALI YAHYA
    • 16. yüzyıl divan şairlerindendir.
    • Mesnevileriyle tanınır.
    • Hamse sahibidir.
    • Eseri:
    • Şah u Geda (mesnevi)
    Ayrıca Bkz. Taşlıcalı Yahya Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    BAĞDATLI RUHİ
    • 16. yüzyılda yaşamıştır.
    • Azeri sahası şairidir.
    • Mevlevidir.
    • Toplumsal konuları işleyen bir şairdir.
    • Divan’ındaki terkib-i bend’iyle tanınır. Üzerine üç yüzden fazla nazire yazılan bu “terkib-i bent”e en güzel nazireyi Ziya Paşa yazmıştır.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Bağdatlı Ruhi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    FUZULİ
    • 16. yüzyıl divan şairidir.
    • Bağdat’ta yaşayan şair Azeri sahası Türk edebiyatının temsilcisidir.
    • Kerbela’da bir salgın hastalık sonucunda ölmüştür.
    • Şiirlerinde üç dili de kullanmıştır: Azeri Türkçesi, Arapça ve Farsça
    • Platonik aşkı anlattığı lirik şiirleriyle Türk edebiyatının en büyük gazel ustalarındandır.
    • Tasavvufun etkisiyle, beşeri aşkı ilahı aşka ulaşmak için bir basamak olarak değerlendirmiştir; bundan dolayı şiir­lerini acı çekmenin insanı olgunlaştıracağı düşüncesiyle yazmıştır.
    • Sevgiliye kavuşmak istemeyen, ayrılığın getirdiği acıdan hoşlanan bir şairdir. Bu düşüncesini “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacumdan tabip / Kılma derman kim helakim zehri dermanundadır.” beytiyle anlatmıştır.
    • Bilimsiz şiiri temelsiz duvara benzeten şairin şiirlerinde dini-tasavvufi birikimi kadar tıp, kimya, matematik gibi bilimlerdeki birikimi de dikkat çeker.
    • Güzel bir naat örneği olan “Su Kasidesi”yle oldukça sevil­miştir.
    • Leyla ile Mecnun mesnevisinde Mecnun’un beşeri aşktan ilahı aşka yükselişini anlatır.
    • Divan şairlerini de halk şairlerini de etkilemiştir.
    • Eserleri:
    • Divan (Türkçe, Arapça ve Farsça)
    • Leyla ile Mecnun (mesnevi)
    • Şikâyetname (Süslü nesir örneğidir. Kanuni’nin ölümünden sonra kendisine verilmeyen maaşı vesilesiyle rüşvetçiliği, sosyal aksaklıkları konu edinen bir mektuptur.)
    • Hadikatü’s Süeda (Kerbela olayını anlatır)
    • Hadis-i Erbain Tercümesi (Kırk Hadis)
    • Risale·i Sıhhat ü Maraz (Sağlıkla ilgili)
    • Beng ü Bade
    • Enisü’l Kalb
    • Rind ü Zahit
    • Sakiname
    Ayrıca Bkz. Fuzuli Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    BAKİ
    • 16. yüzyıl divan şairlerindendir.
    • Sultanü’ş Şuara (Şairler Sultanı) olarak tanınır.
    • Divan şiiri Osmanlı sahasında en olgun seviyesine Baki ile yükselmiştir.
    • Gazel ustasıdır.
    • Din adamı olmakla birlikte, tasavvuftan etkilenmemiş, din dışı konuları ele almış ve somut aşkı anlatmış bir şa­irdir.
    • Mahallileşme akımının etkisiyle sade İstanbul Türkçesiyle şiirler yazmış bir öncü isimdir.
    • Fuzuli gibi acıları anlatan bir şair değildir; rindane (zevk ve eğlenceye düşkün) bir şairdir.
    • Kanuni Sultan Süleyman tarafından korunmuştur.
    • Kanuni’nin ölümü üzerine terkib-i bend biçiminde yazdığı, en önemli eseri olan Kanuni Mersiyesi’yle tanınmıştır. Bu mersiye Divan’ında yer almaktadır.
    • Mesnevi yazmamıştır.
    • En önemli eseri Divan’ı olan şairin, Arapçadan çevirdiği eserleri vardır
    • Şiirleri, özellikle Şeyhülislam Yahya ve Nedim üzerinde etkili olmuştur.
    • Eserleri:
    • Divan
    • Fezail-i Cihad (Arapçadan tercüme)
    • Fezail-i Mekke (Arapçadan tercüme)
    • Hadis-i Erbain Tercümesi
    Ayrıca Bkz. Baki Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ZATİ
    • 16. yüzyılda gazel ve kaside türlerinde eserler veren önemli divan şairlerimizdendir.
    • Eserleri:
    • Şem ü Pervane, Ahmed ü Mahmud, Ferruhname, Siyer-i Nebi, Fal-i Kur’an, Şehrengiz
    Ayrıca Bkz. Zati Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    HAYALİ
    • Heyecan ve hisse çok değer veren bir şairdir.
    • Tasavvufi şiirleri olmakla birlikte tasavvufi bir şair değildir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Hayali Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NEV’İ
    • Edebiyatımızda sâde dilli ve samimî duygular bulunduran gazelleri ile tanınmıştır.
    • Âşıkane söyleyişi vardır.
    • Eserleri:
    • Dîvan, Hasb-ı Hâl, Tercüme-i Hadîs-i Erbain
    Ayrıca Bkz. Nev’i Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    17. YÜZYIL
    Türk edebiyatının kendi kimliğini bulduğu bir dönemdir. Osmanlı devletinde başlayan siyasi gerilemeye karşılık, bu yüzyıl edebiyatında gelişme ve yükselme devam eder. İran edebiyatını taklit etme ve örnek tutma alışkanlığı, özellikle bu yüzyılda terk edilmiş. Türk şairleri, kendilerini İran şairleriyle eşit hatta onlardan üstün görmeye başlamıştır bu yüzyılda. Nef’i ve Nâbî bu yüzyılın en önemli şairleridir. Ayrıca Şeyhülislam Yahya, Naili, Neşâti, Nevizade Atâî gibi şairler yetişmiştir bu dönemde.
    NEF’İ
    • 17. yüzyıl divan şairidir.
    • Hiciv şairidir. (Ölümü de hicivleri yüzünden olmuştur)
    • Kaside ustasıdır.
    • Sebk-i Hindi akımının etkisindedir.
    • Dili ağır ve süslüdür.
    • Övgüleri, daha çok kendi şairliğine dönüktür. Yani kasideleri fahriye türündedir.
    • Eserleri:
    • Divan (Farsça ve Türkçe)
    • Siham-ı Kaza (Kaza Okları, hicivlerini topladığı kitabı)
    Ayrıca Bkz. Nef’i Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NABİ
    • 17. yüzyıl divan şairlerindendir.
    • Hikemi (öğretici, düşündürücü, felsefi) şiir tarzının en önemli temsilcisidir.
    • Düşünceye önem veren toplumcu yönü olan bir şairdir.
    • Çağının aksaklıklarını eleştirmiştir.
    • Şiirlerinde anlaşılması güç sözcüklere fazla yer vermez. Şeyhü’ş Şuara (Şairlerin Şeyhi) unvanıyla anılır.
    • Eserleri:
    • Divan (Türkçe ve Farsça)
    • Hayriye (Oğlu için yazdığı, didaktik bir mesnevi)
    • Hayrabad (mesnevi)
    • Tuhfetü’l Harameyn (Gezi yazıları)
    • Surname
    Ayrıca Bkz. Nabi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    AZMİZADE HALETİ
    • 17. yüzyılda rubaileriyle ün yapmıştır.
    • Rubai nazım şeklini edebiyatımızda kullanan en usta şairdir.
    • Rubailerini Divan’ında toplamıştır.
    • Eserleri:
    • Divan
    • Sakiname
    • Münşeat
    Ayrıca Bkz. Azmizade Haleti Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NAİLİ
    • Gazel tarzına yeni bir söyleyiş, yeni bir tarz, yeni bir hava getirmiştir.
    • Sebk-i Hindi tarzının divan edebiyatındaki ilk temsilcisidir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Naili Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NEVİZADE ATAİ
    • Gazel ve kasidede başarılı olmakla birlikte asıl başarısını ve gücünü mesnevilerinde göstermiştir.
    • Dili oldukça ağır ve külfetli olan şairin gazellerinde Fuzûlî, Nev’î ve Bâkî’nin etkileri görülür.
    • Hamse sahibidir.
    Ayrıca Bkz. Nevizade Atai Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    NEŞATİ
    • Kasidelerinde Nef’î’nin etkisi görülür.
    • Divan edebiyatının Sebk-i Hindî tarzının öncülerindendir.
    • Eserleri:
    • Dîvân, Hilye, Edirne Şehrengîzi, Şerh-i Müşkilât-ı Urfî
    Ayrıca Bkz. Neşati Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ŞEYHÜLİSLAM YAHYA
    • Gazel nazım şeklinde üstat olarak tanınmış, onun bu alandaki başarısı daha sonra Nedim gibi bir şair tarafından bile kabul ve takdir edilmiştir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Şeyhülislam Yahya Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    18. YÜZYIL
    Divan edebiyatının son büyük sanatçılarının çıktığı dönemdir. Bu yüzyıldan sonra divan edebiyatı, ikinci derecedeki sanatçıların elinde orijinalliğini yitirmiştir. Bu yüzyılda “Mahallileşme akımı” önemli bir edebî harekettir. Bu akımla yerli ve millî özellikler kazanmaya başlayan edebî eserler halk zevkini ve dilini yansıtır hâle gelmiştir. Ayrıca bu yüzyılda Türklere özgü bir nazım şekli olan şarkı çok rağbet görmüştür. Nedim ve Şeyh Galip bu yüzyılın ve edebiyatımızın en önemli şairleri arasında yerini almıştır.
    NEDİM
    • 18. yüzyıl Divan şairidir.
    • Zevk ve eğlence şairidir.
    • İstanbul’un gezinti ve eğlence yerlerini şiirlerinde anlattığı için “İstanbul Şairi” olarak anılmaktadır.
    • Lale Devri’nin canlı, eğlenceli yaşamını şiirlerine aktarmıştır.
    • Dini şiiri yoktur.
    • Şarkı nazım şeklindeki eserleriyle sevilmiştir.
    • İstanbul Türkçesiyle başarılı gazel, kaside ve şarkılar yaz­mıştır.
    • Şiirlerinde halk dilinde yer alan deyim ve sözcükleri kul­lanmıştır.
    • Mesnevisi yoktur.
    • Mahallileşme akımının etkisiyle hece ölçüsüyle bir “türkü” yazmıştır.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Nedim Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ŞEYH GALİP
    • 18. yüzyıl divan şairidir.
    • Divan şiirinin son büyük şairidir.
    • Mevlevi şeyhidir.
    • Sebk-i Hindi akımının temsilcisidir.
    • Sembolik, sanatlı ve ağır bir dili vardır.
    • Mahallileşme akımından da etkilenmiş, halk söyleyişine yakın dille şiirler de yazmıştır.
    • Mahallileşme akımının etkisiyle, heceyle yazdığı bir “şarkı”sı da vardır.
    • Eserleri
    • Divan
    • Hüsn ü Aşk (İlahi aşk uğrunda bir dervişin çekmek zorun­da olduğu çileleri, sembolik bir dille anlattığı bir mesnevidir.)
    Ayrıca Bkz. Şeyh Galip Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    SÜNBÜLZADE VEHBİ
    • Kasidelerinde Nefî’yi, gazellerinde Bâkî ve Nâbî’yi taklit eden şair, daha çok mesnevileriyle tanınmıştır.
    • Eserleri:
    • Lutfiyye, Tuhfe-i Vehbi, Nuhbe-i Vehbi, Şevkengiz 
    Ayrıca Bkz. Sünbülzade Vehbi Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    ENDERUNLU FAZIL
    • Mahallileşme ve halka yaklaşma akımının önemli temsilcilerinden sayılır.
    • Eserleri:
    • Divan, Hubanname, Defter-i Aşk, Çenginame, Zenanname
    Ayrıca Bkz. Enderunlu Fazıl Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    FITNAT HANIM
    • Nazım tekniğine olan hâkimiyeti, ifade kuvveti şiirlerinde kendini gösterir.
    • Kaside ve benzeri geniş çerçeveli manzumelerden çok, gazel, kıt’a, rubai gibi küçük hacimli şiirler yazmayı tercih etmiştir.
    • Eseri:
    • Divan
    Ayrıca Bkz. Fıtnat Hanım Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    19. YÜZYIL
    Bu yüzyılda divan edebiyatı çökmeye ve çözülmeye başlamıştır. Nedim ve Şeyh Galip’le en yüksek dereceye çıkan divan edebiyatı bu yüzyılda büyük bir sanatçı yetiştirememiştir. Sünbülzade Vehbi, Enderunlu Vasıf, Akif Paşa, Leyla ve Şeref Hanımlar bu yüzyılda yetişen son divan şairleri arasında gösterilebilir. Yüzyılın ikinci yarısında divan geleneği yerini Batı tarzı edebiyata bırakmıştır.
    ENDERUNLU VASIF
    • Nedim’in etkisinde olan sanatçının dili sade, üslubu içten ve doğaldır.
    • Mahallileşme akımının bu yüzyıldaki en önemli temsilcisidir.
    Ayrıca Bkz. Enderunlu Vasıf Hakkında Ayrıntılı Bilgi
    KEÇECİZADE İZZET MOLLA
    • Devrin son üstadı kabul edilir.
    • Eserleri:
    • Bahar-ı Efkâr, Hazan-ı Asar, Mihnetkeşan, Gülşen-i Aşk

1940 Sonrası Türk Edebiyatı



GARİPÇİLER  ( I. YENİLER )
1941   yılında Orhan Veli  Kanık, Oktay Rifat ve Melih
Cevdet Anday, "Garip" adlı bir kitap yayımladılar. Şiirle ilgili birtakım görüşler ileri sürdüler. Bu kitaplarıyla yerleşik şiir anlayışına meydan okuduklarını duyuruyorlardı.
Garipçiler'in şiirle ilgili görüşleri şöyle sıralanabilir:
-   Şiirden uyak atılmalıdır, uyağa gerek yoktur. Uyak ilkel insanlar içindir.
-   Hece ölçüsü de, aruz ölçüsü de gereksizdir. Ölçüye bağlanma yaratıcılığı engeller.
-   Her türlü söz ve anlam sanatları bırakılmalıdır. Sanatların amacı doğayı değiştirme, nesne ve varlıkları olduğundan farklı göstermedir. Bu yol bugüne değin binlerce sanatçı tarafından denenmiş; ama edebiyata hiçbir şey kazandırmamıştır. "Gibi" sözcüğünü hiç kullanmıyorlardı.
-   Şiir duygudan çok akla dayanmalı, duyarlığın ürünü olan "şairanelik"ten arındırılmalıdır. Şiir; resim, müzik gibi sanatlardan yararlanmamalıdır.
-   Şiirde esas olan anlamdır. Bu anlam çoğunluğun anlayabileceği nitelikte olmalıdır.
-   Şiire özgü dil yoktur; halkın dilinde ve yaşamında olan her sözcük şiire girebilir.
Garipçilerin şiiri, konusunu sıradan insanın yaşamından alıyordu. Eski şiir anlayışına göre kaba sayılabilen sözcüklr şiirde kullanılmıştır.
-   Şiir bütün geleneklerden uzaklaşmalıdır.
Eskiye ait her şeyin karşısında idiler.
Kitabın en çok yadırganan ve ilk yayımlandığında üzerinde en çok konuşulan şiiri "Kitabe-i Seng-i Mezar" (mezar taşı yazısı) oldu.
"Nasır, kundura" gibi sözcükler ilk kez bir şiirde kullanılıyordu.
Başlangıçta yadırganan bu şiir anlayışı, zamanla benimsenmiş, taraftar bulmuştur.
Ancak Garip akımını oluşturan üç arkadaş, ikinci kitaplarını yayımlarken Garip hareketinden uzaklaşmışlardı.

ORHAN VELİ KANIK   (1914-1950)
Orhan Veli, Garip hareketine en bağlı şairdir. Garip şiirinin sadece Orhan Veli'nin şiiri ve ısrarı olduğu söylenebilir.
Garip hareketi yadırganır ve hücumlara uğrarken, onu savunan Orhan Veli olmuştur. Orhan Veli başlangıçta ölçü¬lü, uyaklı, dörtlüklerle geleneksel şiir anlayışına uygun romantik şiirler yazar. Daha sonra Garip akımının ilkelerini ortaya koyar ve bu akıma uygun şiirler yazar. Konuşma dili¬ni çok iyi kullanır. Anlatımı lirik ve akıcıdır.
II. Dünya Savaşı, yeni bir dünya görüşünü beraberinde getirir, artık sürrealizm hakimdir. Duyularla yaşama ve mutlu olma anlayışı vardır. Orhan Veli de sürrealistlerden etkilenir. Ona göre hayat güzeldir ve yaşanmaya değerdir. Yaşamdaki küçük ayrıntıları şiirlerinde başarıyla işler.
Onun şiirinde toplumsal yaşamla ilgili eleştiri, alay da vardır.
Şiir kitapları Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi ve Karşısı'dır.
Düzyazıları Denize Doğru adıyla bir kitapta toplanmıştır.
La Fontaine'in fabllarını şiir şeklinde Türkçeye çevirmiştir.
Ayrıca Nasrettin Hoca Hikâyeleri adlı kitabında Nasrettin Hoca'nın 72 fıkrasını şiir haline getirmiştir.

OKTAY RİFAT HOROZCU   (1914-1989)
Garip akımının ikinci önemli ismidir. Oktay Rifat, 1950'den sonra ikinci Yeni hareketinde yer almıştır.
Şiir anlayışı her kitabında değişik bir nitelik göstermiştir. Başlangıçta başarılı aşk şiirleri yazdı. "Toplumcu sanat" anlayışından hareketle oldukça başarılı taşlamalar ve sosyal içerikli şiirler yazdı. Bu şiirlerde deyimlerden, teker¬lemelerden, halk söyleyişlerinden yararlanmıştır.
Şiirde sürekli bir arayış içinde olmuştur.
Oktay Rifat'ın şiir, tiyatro, çeviri, roman türlerinde eserleri vardır.

MELİH CEVDET ANDAY    (1915-2002)
Garip akımından ayrıldıktan sonra tümüyle akla dayalı bir şiir geliştirmiştir. Yunan mitolojisine yönelmiştir. Sanatını romantik öğelerden kurtararak sosyal temellere dayandırdı.
Son şiirlerinde oldukça kısa, çarpıcı, veciz ifadeleri vardır.
Pek çok şiir kitabı, çevirileri, denemeleri ve oyunları vardır.

CAHİT KÜLEBİ   (1917-1997)
İlk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı.
Şiir, deneme, anı türlerinde eserleri vardır. Halk edebiya¬tının olanaklarından yararlanmaya çalıştı. Bir saz şairi içtenliğiyle şiirler yazdı. Söyleyişe gösterdiği özen ve güzel ben¬zetmelerle kendine özgü bir şiir oluşturdu.
Şiirlerinde yurt köşelerinin değişik manzaralarını, Anadolu gerçeklerini yansıtmak istedi. Çocukluk izlenimlerine, anılarına şiirlerinde yer vermiştir.
Şiirlerinde zaman zaman kötümser, güvensiz bir insanın duygularını anlatmıştır.
Duygulu, romantik, lirik şiirleri ile dikkati çekmiştir.
Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda adlı kitabındaki şiirleri beste¬lenerek bir Atatürk Oratoryosu haline getirildi.
Son şiirlerinde yeni bir söyleyiş tarzına yöneldi.
Adamın Biri, Rüzgâr, Atatürk Kurtuluş Savaşında, Yeşeren Otlar, Süt adlı kitaplarda şiirlerini yayımlamıştır.

BEHÇET NECATİGİL   (1916-1979)
Şiir, deneme, radyo oyunu, çeviri, inceleme-araştırma tür¬lerinde eserleri vardır.
Şiirlerinde ev-aile-yakın çevre üçgenindeki bir dünyayı anlatmıştır. Oldukça çekingen bir kişiliği vardır.
İnsanın açıklanmayan iç dünyası ile herkese görünen çehresini dile getirir.
Halk kültüründen aldığı öğeleri Batı şiiri ile birleştirmiştir. Son şiirlerinde Divan şiirinin özelliklerinden de yararlanarak çok kapalı bir şiire ulaşmıştır. Divan şiirindeki tevriyeli, cinaslı anlatımlardan şiirlerinde -hatta kitaplarının adların¬da- yararlanmıştır. (En/Cam, Bile/Yazdı). O, dilin olanak¬larının çok geniş olduğuna inanır.
Mitolojik unsurları bir arada kullanması şiirlerine gizemli bir hava katmıştır.
O; sokakta, basit ve dar bir hayatın içinde yaşayan insan¬ların şiirlerini yazdı. Sürekli bir arayış içindedir. Açık seçik bir anlatımdan kapalılığa ulaşan şair, adeta insanın anlaşılmazlığını, yalnızlığını dile getirir. Bazı şiirleri, o kadar kapa¬lıdır ki oyuna, bilmeceye dönüşür. Böyle şiirleri çözmek imkânsızlaşır.
Şiir kitapları: Kapalı Çarşı, Çevre, Evler, Eski Toprak, Arada, Dar Çağ, Yaz Dönemi, Divançe, En/Cam, Kareler Aklar...
Onun radyo oyunları ile şiirleri arasında paralellik vardır: Yıldızlara Bakmak, Gece Ateşi, Üç Turunçlar, Pencere.
Düzyazılarından bazılarını Bile/Yazdı adlı kitapta topla¬mıştır.
Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü ve Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü onun iki önemli çalışmasıdır.

SAİT FAİK ABASIYANIK   (1906-1954)
Sait Faik bir İstanbul hikâyecisidir. İstanbul’un kalabalık yerlerinde, kenar mahallelerinde, köprü altında, deniz kıyı¬sında, balıkçıların arasında, Tünel'de dolaşan yazar; bura¬larda karşılaştığı insanların yaşamlarını, duygu ve düşün¬celerini yansıtmıştır. Yaşama sevincini ve arzusunu hikâyeleriyle duyurmaya çalışmıştır.
Sait Faik'e göre yazmak kendisi için bir ihtiyaçtır. Sade, özentiden uzak, akıcı ve etkileyici bir üslubu vardır.
Yaşamındaki dağınıklık anlatımına yansımış gibidir. Kimi zaman coşkulu, kimi zaman sade ve yalındır.
Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatında en önemli hikayeci¬lerden biridir. Onun hikâyeleri, Çehov tarzı hikâyenin (du¬rum hikâyeciliğinin) örnekleridir.
Hikâyelerinde çocukluk anılarını, Adalar'da geçen yaşan¬tısını, azınlıkları, İstanbul’un kenar semtlerini, buralarda yaşayan yoksul insanları, balıkçıları anlatmıştır.
Dünyaya bakışını "Bir insanı sevmekle başlar her şey." cümlesiyle özetlemiştir.
Onun hikâyelerinde konu ve olaydan çok değişik zaman dilimleri ve insanların görünümleri ön plandadır.
Deniz, balıkçılar, yolcu vapuru, vapur iskelesi, deniz kıyısın¬daki insanlar onun hikâyelerinde sık rastlanan öğelerdir.
Hikâyeleri: Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kampanya, Son Kuşlar, Tüneldeki Çocuk
Medar-ı Maişet Motoru ve Kayıp Aranıyor romanlarıdır.

HALDUN TANER   (1915-1986)
Şiir, derleme, röportaj türlerinde de kitapları vardır.
Tiyatro, hikâye, fıkra, söyleşi, anı türlerinde eserleri vardır. Gazetelerde fıkralar yazmış, başyazarlık da yapmıştır. Hal¬dun Taner'in asıl önemli yanı öyküleri ve oyun yazarlığıdır.
Hikâyeleri gücünü gözlem ve mizah yeteneğinden almıştır. Okurları gerçeklerle karşı karşıya getirir. Eserlerinde konu, kişi ve olay çeşitliliği vardır.
Dört arkadaşıyla birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nu kurdu.
Oyunlarında çağın değişen toplumsal sorunlarını işlemiştir. Daha sonra epik tiyatro türünde oyunlar yazmıştır. "Kabare" türünün öncüsü olmuştur.
Oyunları: Günün Adamı, Dışarıdakiler, Fazilet Eczanesi, Huzur Çıkmazı, Keşanlı Ali Destanı...
Hikâyeleri: Yaşasın Demokrasi, Tuş, Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu, On İkiye Bir Var, Yalıda Sabah...

NURULLAH ATAÇ    (1898-1957)
Deneme, eleştiri, günlük (günce) ve çeviri türündeki eser¬leri ile tanınır. Devletin değişik kademelerinde uzun süre "mütercim" olarak çalışmıştır. Ataç, yazılarıyla genç şair¬lerin tanınmasında büyük emek harcadı. Edebiyatımızda eleştiri türünün yerleşmesinde yazılarıyla etkili olmuştur.
Türkçenin özleşmesi, arılaşması için yıllarca adeta tek başı¬na savaştı. Yazılarında hiç yabancı sözcük kullanmadı. Belli bir dönemden sonraki hiçbir yazısında, "ve" sözcüğünü Arapça olduğu için kullanmadı. Devrik cümlelerle yazdı, devrik cümlenin doğruluğunu savundu. Pek çok genç ya¬zarı etkiledi.
Eleştiri ve deneme türündeki yazıları önemlidir. Kabul edilmiş bazı değerleri yeniden ele alarak tartışmalara yol açtı.
Çeviri alanında 50'ye yakın eseri vardır.
"Günce"de ise yaşamının son iki yılında yazdığı günlükleri vardır.
Deneme ve eleştiri yazıları Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Diyelim, Söz Arasında, Okuruma Mektuplar, Söyleşiler adlı kitaplarda toplan¬mıştır.


SUUT KEMAL YETKİN    (1903-1980)
Sanat, estetik, resim, felsefe konularında eserleri olan S. Kemal Yetkin profesördür. Edebiyatımızda, özellikle dene¬me ve eleştiri türlerindeki yazılarıyla tanınmıştır.
Sanat, edebiyat konularındaki düşüncelerini özgürce ortaya koymuştur. Gözlemci ve araştırmacıdır. Yazıları inandırıcıdır.
Düşüncelerini açık ve yalın bir anlatımla, bir dostla konuş¬ma havasında dile getirir.
Denemeleri yoğun ve özlüdür. Kesin konuşur.
Çevirileri de vardır.
Deneme türündeki eserleri Edebiyat Konuşmaları, Edebiyat Üzerine, Günlerin Götürdüğü, Düş'ün Payı, Yokuşa Doğru ve Şiir Üzerine Düşünceler'dir.
Estetik, Edebiyatta Akımlar, Türk Mimarisi, Büyük Mustaripler diğer eserleri arasındadır.

SABAHATTİN EYÜBOĞLU   (1908-1973)
Çok önemli çevirileri, sanat ve edebiyatla ilgili denemeleri vardır.
Montaigne'in "Denemeler"ini Türkçeye çevirmiştir. Ayrıca La Fontaine'in fabllarını, Hayyam'ın rubailerini ve Eflatun'un Devlet adlı eserini çevirmiştir.
Sanat tarihi ile ilgili çalışmaları vardır. Eski Yunan ve Anadolu uygarlıklarıyla da ilgili çalışmalar yapmıştır. Halk kültürüne ve Halk edebiyatına ilgi duymuştur.
Denemeleri Mavi ve Kara, Sanat Üzerine Denemeler adlı kitaplarda toplanmıştır.

TARIK BUĞRA   (1918-1994)
Değişik gazetelerde günlük fıkralar yazmıştır.
Hikâye, roman, tiyatro, gezi, fıkra türlerinde eserleri vardır.
Tarık Buğra'nın şiirsel bir anlatımı vardır. Ayrıntılara girme¬den gözleme önem vermiştir.
Eserlerinde yurt sevgisini,  insanın  iç dünyasını, Türk toplumunun belli dönemlerini, yakın tarihi işledi.
Toplumsal sorunları ve çatışmaları ele aldı. Her yerde karşılaşılabilecek tipleri kahraman olarak aldı.
İçindeki iyimserliği olaylara ve kahramanlara da yansıt¬mıştır.
Eşya ve olayların içyüzünü araştıran, çözümleyici bir yön¬temle çalışan bir yazardır.
Günlük yaşamdaki olayları hiç yorum katmadan yazmıştır.
Küçük Ağa adlı romanında, Kurtuluş Savaşı'na katılan Anadolu halkını yüceltici bir bakışla anlatır.
Romanları:  Siyah Kehribar,  Küçük Ağa,  Küçük Ağa Ankara'da, İbiş'in Rüyası, Firavun İmanı, Osmancık
Hikâyeleri: Oğlumuz, Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uyku Arasında

KEMAL TAHİR (1910 -1973)
Toplumsal gerçekçilik anlayışını benimsemiş romancılarımızdandır. Takma adlarla basit romanlar yazmış, çeviriler yayımlamış olmakla birlikte asıl ününü, konusu bazı Orta Anadolu köylerinde geçen romanlarıyla sağlamıştır. Bu romanlarında, Tanzimat'tan bu yana değişen mülkiyet - üretim ilişkilerini, ağalık ve eşkıyalık kavramlarını işlemiştir.

"Devlet Ana" adlı "tezli" tarihi romanında, Osmanlı geleneğinden kopuşun yanlış olduğu, Osmanlı toplum yapısının Batı'nınkinden farklı özellikler taşıdığı, değişimin bu durum dikkate alınarak gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesini işler.

Romanları: Devlet Ana, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, Kelleci Memet, Sağırdere, Körduman, Yediçınar Yaylası, Esir Şehrin İnsanları, Hür Şehrin İnsanları... Öykü: Göl İnsanları.


ORHAN KEMAL (1914 -1970)
"Toplumsal gerçekçi" anlayışla yazdığı öykü ve romanlarıyla tanınır. Asıl adı "Mehmet Raşit Öğütçü"dür.

Edebiyata şiirle başlamış, Nazım Hikmetin etkisiyle öykü ve romana geçmiştir. İlk eserlerinde otobiyografik bir yaklaşımla Çukurova yöresini, bu yöredeki köylüleri, tarım ve sanayi işçilerini; İstanbul’a yerleştikten sonraki eserlerinde, buranın yoksul insanlarının yaşamını işlemiştir. Konusuna iyimser açıdan yaklaşmayı, tiplerinin olumlu yanlarını vurgulamayı ilke edinmiştir. Film senaryoları ve oyunlar da yazmıştır.

Öykülerinden bazıları: Ekmek Kavgası, Sarhoşlar, Çamaşırcının Kızı, 72. Koğuş, Arka Sokak, Kardeş Payı, Babil Kulesi...

Önemli romanları: Baba Evi, Murtaza, Bereketli Topraklar Üzerinde, Vukuat Var, Hanımın Çiftliği, Eskici ve Oğulları, Gurbet Kuşları, Mahalle Kavgası, Müfettişler Müfettişi... Anı - inceleme - röportaj türlerinden eserleri: Nazım Hikmetle Üç Buçuk Yıl, İstanbul'dan Çizgiler...


AZİZ NESİN (1916–1995)
Mizahi öykü, roman ve oyunlarıyla tanınmış bir yazardır. Toplumsal olayları, komik çelişkileri sade bir dille, abartılı biçimde karikatürize ederek anlatır. Toplumsal gerçekçilik akımına bağlıdır.

Öyküleri: Damda Deli Var, Geriye Kalan, Fil Hamdi, Ölmüş Eşek, Yüz Liraya Bir Deli, Rıfat Bey Neden Kaşınıyor?, Hayvan Deyip Geçme...
Romanları: Kadın Olan Erkek, Gol Kralı Sait Hopsait, Erkek Sabahat, Şimdiki Çocuklar Harika...
Oyunları: Biraz Gelir misiniz?, Toros Canavarı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Hadi Öldürsene Canikom...



YAŞAR KEMAL   (1992- ….)
Edebiyata şiirle başlayan Yaşar Kemal, hikâyeler yazdıktan sonra romana geçmiştir.
Roman, hikâye, röportaj türlerinde eserleri vardır.
Romanlarında Anadolu'yu -özellikle Çukurova'yı- Anadolu insanının yaşamını destansı bir dille anlatmıştır. Asıl ününü Çukurova'da yaşayan köylülerin yaşantısını, gördükleri zulümleri anlattığı romanlarıyla sağladı. Bu romanlar destan karakteri taşır. Haksızlığa karşı dağa çıkan bir gen¬cin öyküsünün anlatıldığı İnce Memed en tanınmış ese¬ridir.
Doğa betimlemelerinde çok başarılıdır.
Oldukça zengin bir söz dağarcığı vardır, cümleleri kısadır. Deyimlere ve yerel söyleyişlere yer verir. Kendine özgü şiirsel bir anlatımı vardır.
Başlıca eserleri: Teneke, İnce Memed, Ölmez Otu, Yer Demir Gök Bakır, Denizciler Çarşısı Cinayeti, Yılanı Öldürseler, Kale Kapısı, Kimsecik, Ağrı Dağı Efsanesi

NECATİ CUMALI   (1921-2001)
Roman, hikâye, tiyatro türlerinde eserleri vardır.
Şiirde belli bir süre Birinci Yeni (Garipçiler) çizgisini sürdür¬müştür.
Şiirlerinde yaşama sevincini dile getirmiştir.
Kendini tekrarlamaktan çekindiği için çok çeşitli türleri de¬nemiştir.
Öykü ve romanlarında toplum yaşantısını işlemiştir. Tipleri oluştururken çevresinden ve gözlemlerinden yararlan¬mıştır.
Toplum yaşamındaki aksaklıklara, geleneklerle ilgili yanlış¬lıklara değinmiştir. Köy ve kasabalarda yaşananları işle¬miştir. "Kasaba kültürü"ne önem vermiştir. Mizah öğesin¬den yararlanır.
Köyde yaşayan insanların doğa ile savaşını işlemiştir.
Konuşma dilinin tüm olanaklarından yararlanır.
19 oyunu vardır.
Tütün Zamanı, Acı Tütün, Aşk da Gezer romanlarıdır.




İKİNCİ YENİ
1955 ile 1965 yılları arasında varlığını sürdürmüş geçici bir akımdır.
Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreyya, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Ece Ayhan temsilcileri arasındadır.
İkinci Yeni, Garip akımına tepki olarak doğmuştur. Şiirde gerçeküstücülüğü (sürrealizm) temel aldılar.
Somut yerine soyutu getirdiler. Bu akımda semboller, kapalılık ön plana çıkar. Zor anlaşılmayı, anlamca kapalılığı getirdiler.
Sanatçıların dikkati, büyük şehrin kalabalığındaki yalnız insana yönelmiştir.
Bütün edebi sanatlar, semboller, oldukça karışık cümle yapısı, çok değişik kaynaklardan gelen sözcükler bu akımın dikkat çeken özellikleridir.
Şiirler oldukça uzun ve kapalıdır. Okuyucunun şiirleri anla¬mak için yoğun çaba göstermesi gerekir.
Bu hareket kısa sürede unutulmuş, sanatçılar kendi çizgi¬lerinde eser vermeyi sürdürmüşlerdir.

EDİP CANSEVER (1928 -1986)
II. Yeni'nin önde gelen şairlerindendir. Serbest şiirler yazmış, zamanla dizelerle oynayarak şiir dilini düzyazıya yaklaştırmış, soyutluğa yönelmiştir.
Şiirleri: İkindi Üstü, Dirlik Düzenlik, Yerçekimli Karanfil, Kirli Ağustos, Şairin Seyir Defteri, İlkyaz Şikâyetleri...


İLHAN BERK (1916 -….)
II. Yeni grubu şairlerindendir. Şiire Ahmet Haşim etkisindeki örneklerle başlamış, Garip etkisinde örnekler de vermiş, II. Yeni hareketinden sonra toplumsal gerçekçi eğilimlerle de şiirler yazmıştır.

Şiirleri: Güneşi Yakanların Selamı, İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Türkiye Şarkısı, Köroğlu, Galile Denizi, Çivi Yazısı, Otağ... Antoloji çalışmaları: Beyit - Mısra Antolojisi, Aşk Elçisi, Arthur Rimbaud'nun Seçme Şiirleri, Dünya Edebiyatında Aşk Şiirleri, Dünya Şiiri.

CEMAL SÜREYA (1931 -1990)
İkinci Yeni grubunda yer almış bir şair ve yazardır. Sanat konularındaki deneme ve eleştirileriyle de tanınmıştır.
Şiirleri: Üvercinka, Göçebe, Beni Öp Sonra Doğur Beni, Güz Bitiği, Sıcak Nal, Sevda Sözleri... Denemeleri: Şapkam Dolu Çiçekle, 99 Yüz, Aydınlık Yazılar.


ECE AYHAN (1931 -2002)
İkinci Yeni şairlerindendir. Bireysel duyguları işler. Soyut anlatımı, sözcüklerle oynamayı sever. Anı ve deneme türlerinde de eser vermiştir.

Şiirleri: Bakışsız Bir Kedi Kara, Devlet ve Tabiat, Zambaklı Padişah, Yort Savul...
Düzyazıları: Defterler (Anı), Yalnız Kardeşçe (Söyleşi), Şiirin Altın Çağında (Deneme)...


ÜLKÜ TAMER (1937 -  )
1954'ten itibaren bazı dergilerde yayımlanan şiirleriyle adını duyurmuştur. II. Yeni hareketine mensuptur.

Şiirleri: Soğuk Otların Altında, Gök Onları Yanıltmaz, Virgülün Başından Geçenler, içime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür, Sıragöller, Yanardağın Üstündeki Kuş... Öykü: Alleben Öyküleri.

SEZAİ KARAKOÇ (1933 -  )
Biçimsel yönden "II. Yeni" etkisinde; içerik olarak Necip Fazıl'a yakın bir şairdir, inançla beslenmiş bir özü, yer yer soyutlayarak, serbest çağrışımlardan yararlanarak kendine özgü biçimde dizelere döker. Şiirde ölçü kullanmaz, uyağa da bel bağlamaz. Deneme ve inceleme alanında da önemli eserler vermiştir.
Şiirleri: Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Sesler, Gül Muştusu...

Deneme - incelemeleri: Yunus Emre, İslam’ın Dirilişi, Mehmet Akif, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık...

CEYHUN ATUF KANSU (1919 - 1978)
Asıl mesleği hekimliktir; ama halkına, yurduna, ulusuna hizmeti ülkü edinmiş bir şair-yazar olarak ün yapmıştır. Atatürk ve yurt sevgisi, çocuklar, bağımsızlık en çok ilgilendiği tema ve konulardır. "Gelenekten kopmadan çağdaşa, evrensele açılma" anlayışıyla eserler vermiştir. Heceyle de, serbest nazımla da şiirleri vardır.

Şiirleri: Bir Çocuk Bahçesinde, Bağbozumu Sofrası, Çocuklar Gemisi, Yanık Hava, Yurdumdan, Bağımsızlık Gülü, Sakarya Meydan Savaşı, "Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü". Düzyazıları: Atatürk ve Kurtuluş Savaşı, Atatürkçü Olmak, Halk Önderi Atatürk, Köy Öğretmenine Mektuplar...

MEHMET KAPLAN (1915 - 1986)
Tanzimat sonrası edebiyatımız ve Türk Edebiyatı konularında¬ki çalışmalarıyla ünlü bilim adamı ve yazarımızdır. Eserleri: Tanpınar'ın Şiir Dünyası, Şiir Tahlilleri   l – ll, Hikâye Tahlilleri, Nesillerin Ruhu (Deneme), Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar...


TURGUT ÖZAKMAN (1930 -     )
Günümüzün önemli tiyatro ve roman yazarlarındandır. Romanları belgesel özelliktedir. Oyunlarında günlük yaşamın çelişkilerini ve komik yanlarını geleneksel Türk tiyatrosu öğelerinden de yararlanarak sunar. Romanlarında genellikle yakın tarihimize ve Kurtuluş Savaşımıza yönelmiştir. Sade, gösterişsiz, basit mecazlardan yararlanan, yer yer ince alaysamalı duru bir dili vardır.

Oyunları: Duvarların Ötesi, Bulvar, Komşularımız, Sarıpınar (Reşat Nuri'nin Değirmen romanından), Fehim Paşa Konağı, Resimli Osmanlı Tarihi, Şehnaz Oyun... Romanları: Korkma insancık Korkma, 19 Mayıs 1999-Atatürk Yeniden Samsun'da, Şu Çılgın Türkler.

ÂŞIK VEYSEL (1894 –1973)
Cumhuriyet Döneminde, Halk Edebiyatı'ndaki âşıklık geleneğini sürdüren ozanların en büyüğü, "âşıklar" zincirinin son büyük halkasıdır, insan aşkıyla birlikte ilahi aşkı, yurt sevgisini, yurt güzelliklerini, insanlık sevgisini işleyen güzelleme, taşlama, methiye, sathiye, devriye, hikmet gibi türlerde şiirler söylemiştir, iki gözü de görmediğinden okuma yazması yoktur. Gönül gözüyle görmüş, gönül diliyle söylemiştir. Geleneksel âşık edebiyatı ürünlerinden farklı olarak, şiirlerine özel başlıklar, adlar düşünmüştür. Hece ölçüsünün 8'li ve 11'li kalıplarını kullanmıştır. Şiirlerinde tasavvuf görüşlerini de işler.
Şiirleri: "Dostlar Beni Hatırlasın, Sazımdan Sesler, Deyişler" adlarıyla kitap haline getirilmiştir.

ORHAN PAMUK (1952 -    )
Günümüz romancılarının en tanınmışlarındandır. Şiir, öykü, anı, deneme türlerinde de eser vermiştir, ilk romanı "Cevdet Bey ve Oğulları", bir ailenin Osmanlı'dan Cumhuriyete, çeşitli kuşaklarının yaşamı işlenmiştir. Bazı romanlarında toplumsal çözümlemelere, bazılarında tarihi irdelemelere girişmiştir. 2006
Nobel Edebiyat ödülünü aldı.
Romanları: Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı, Kar. Anı: İstanbul.

Oğuz Türkçesi

Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
OĞUZ TÜRKÇESİNİN TARİHİ GELİŞME SÜREÇLERİ
Zeynep KORKMAZ* ÖZET Bu makalede Oğuz Türkçesinin tarihi gelişimi üzerinde durulacaktır. Başlangıcından günümüze Oğuz Türkçesinin tarihi, gelişim seyri ve günümüze kadar geçirdiği devreler kuş bakışı olarak değerlendirilmiştir. Hatta makalede Oğuzca ile Hurrice arasındaki benzerlikleri dile getirilerek Oğuzların tarihi geçmişini M.Ö. 2300 yılına kadar götürebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Türkçe, Oğuz Türkçesi, Türk Lehçeleri. THE HISTORICAL DEVELOPING PROCESSES OF OGUZ TURKISH ABSTRACT The history of Oguz is trace back to B. C. 2300. In this article the historical developing process is emphasized. From the beginning to this day the history, developing process, periods of Oguz Turkish will be assessed generally. And in this article the similarities between Oguz Turkish and Hurri will be exlplained. Key words: Turkish, Oguz Turkish, Turkish Dialects. I.Türk Tarihinde Oğuzlar
1. BaĢlangıcı oldukça eski dönemlere uzanan bir dil veya lehçenin tarihî geliĢme süreçleri üzerinde durabilmek için öncelikle o dili veya lehçeyi konuĢan kavim veya toplulukların ilk oluĢum
* Prof. Dr., Emekli Öğretim Üyesi.
2 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
dönemlerini açıklamakta yarar vardır. Hele Oğuz Türkleri gibi ayrı bir etnik kol durumuna gelinceye kadar öteki kollar arasında yer almıĢ ve baĢka adlar ile de adlandırılmıĢ bir kavim için bu durum daha da önceliklidir. Ayrıca, dildeki tarihî geliĢme süreçlerinin daha sağlıklı birer sonuca ulaĢtırılabilmesi de konunun tarihî zeminlere dayandırılarak ele alınmasını gerekli kılar. Türk tarihinde Oğuzların çok önemli ve kapsamlı bir yeri vardır. Çünkü Oğuzlar, hem siyasi hem de dil ve kültür tarihi açısından Köktürkler döneminden baĢlayıp gittikçe güçlenen, zamanla da büyük devletler ve imparatorluklar kurma baĢarısı gösteren dönemlerden geçerek günümüze uzanan; bugün de geniĢ bir dallanma ve yayılma ile genellikle birbirine yakın coğrafyalarda Oğuz-Türkmen temelinde devletler ve topluluklar ile bunların yazı dillerine, lehçe ve ağızlarına dayanan Güney-Batı Lehçeleri grubunu oluĢturan bir kavimdir. Gerçi Türk tarihinin M.Ö III. yüzyıldan baĢlayarak Orta Asya‟nın doğu ve kuzeydoğusunda varlık gösteren, daha sonraki yüzyıllarda da, özellikle M.S IV. ve V. yüzyıllarda Asya‟dan Avrupa‟ya doğru uzanan binlerce kilometrelik bir alana yayılmıĢ olan, sistemli bir devlet yapısındaki büyük Hun Devleti‘ni oluĢturan kavimler arasında Oğuzların adına rastlanmıyor. Bu konuda, Hun tarihine iliĢkin en zengin bilgileri içeren Çin‟in Han Hanedanlık tarihi Han Shih Chi (M.Ö. 145- M.Ö 26 olaylarını içerir)‟de de bunun 2. kısmını oluĢturan (M.S. 32-92 olayları) Han – Shu da da (Onat ve diğerleri, 2004) Oğuzlara ait herhangi bir kayıt yer almamıĢtır. Demek oluyor ki bu dönemlerde Oğuzlar daha kavmi bir oluĢum ortaya koyamamıĢlardır. Her hâlde, tarihî varlıklarını Köktürklere gelinceye kadar baĢka bir ad altında sürdürmüĢ olmalıdırlar. Çin kaynaklarında eski Hun boylarından biri olarak verilen ve içinde barındırdığı 50 kadar budunla bütün Doğu ve Orta Asya‟ya yayılmıĢ kalabalık Türk budunlarını temsil eden Tölösler (Çin. T‘iele-ler) (Kafesoğlu, 1993, s. 90) varlıklarını Köktürkler döneminde de devam ettirdiklerine ve Oğuzlar daha sonra bu birlikten ayrıldıklarına göre (Kafesoğlu, 1993, s. 91) biz daha etnik bir oluĢum geçirmemiĢ olan Oğuzların, bu dönemde, baĢka bir adla Tölös budunları arasında yer almıĢ olduklarını düĢünüyoruz. Bize böyle bir sonucu benimseten etken, T‘ang devri belgelerinde (Tang-Shu ve Kiu T‟ang-Shu yıllıkları ve ayrıca 5 hal tercümesi) geçen “dokuz kabile”nin bazen Türklerin (Köktürklerin) dokuz kabilesi, bazen de Tölöslerin dokuz kabilesi (Kafesoğlu 1993, s. 142) olarak kaydedilmiĢ olmasıdır. Tölöslerin dokuz kabilesi olarak kaydedilen bu etnik kol, her hâlde Köktürk Kağanlığındaki dokuz boydan oluĢan Dokuz Oğuzlar olmalıdır.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 3
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Hun Devleti‟nin yıkılmasından sonra yerlerine Sien-piler‘in daha sonra da Juan-Juan denilen Avarların geçtiği bilinmektedir. Juan-Juanlara karĢı verdikleri büyük savaĢlarla M.S. 552 yılında Bumin‘in baĢkanlığında Kuzey Moğolistan‟da Orhun Irmağının batısındaki Ötüken merkez olmak üzere yeni bir devlet kuran Köktürkler, aslında Büyük Hun Devleti‟nin bir devamı (Ögel 1981, s. XVII) niteliğindedir. Hun devlet teĢkilatı Köktürklerde de devam ettiği gibi, Hunların dağılması üzerine, Hunlar dahil, Doğu ve Orta Asya‟daki büyük Türk budun birlikleri ile Türk olmayan bazı kavimler, Köktürk Devleti‟nin sınırları içinde yer almıĢlardır. Bu bölge belki de İstemi‟nin idaresindeki İli Vadisi, Isık Köl, Yedisu ve Talas bölgelerindeki Batı Köktürkleri bölgesidir (Ercilasun 2008/2, s. 230).
200 yıla yakın siyasi varlığı boyunca, yaptığı fetihlerle güneyde Çin sınırından batıda Hazar Denizi ve Karadeniz kıyılarına kadar uzanarak Bizanslılarla da komĢu bir ülke geniĢliğine ulaĢmıĢ olan Köktürk Devleti, o zamana kadar Orta Asya‟da kurulmuĢ olan devletlerin en büyüğüdür ve geniĢ bir imparatorluktur. Sınırları içinde birçok Türk boyunu ve budununu barındırmaktadır. Varlıklarını bu geniĢ alanda devam ettiren kavimler arasında Oğuzların da önemli bir yeri vardır. Orhun ve Yenisey Yazıtları‘nın bulunup okunmasından sonra, bu Yazıtlarda Oğuzlar ile Köktürk Devleti‟nin iliĢkileri konusunda epey bilgimiz olmuĢtur. Oğuzların Köktürk Devleti içinde, bir budun olarak önemli bir yer tuttuğu anlaĢılıyor. Bu konuda yapılan tarihî araĢtırmalar ile Yenisey ve Orhun Yazıtları‟nda yer alan kayıtlardan Oğuzların VII. yüzyılın ilk yarısında Barlık Irmağı yöresinde (Yenisey bölgesi), VII. yüzyılın 2. yarısından baĢlayarak da Tula Irmağı boylarında, muhtemelen Ötüken yöresinde yaĢadıkları anlaĢılıyor. Yazıtlarda, yalnızca “kuzeyde yaĢayan bir budun” olarak gösterilen Oğuzlar, yeni bir etnik kol olarak asıl varlıklarını önce İstemi‟nin daha sonra da oğlu Talu‟nun idaresindeki Batı Köktürk Devleti‟nde (Ġli Vadisi, Isık Köl ve Talas civarı) göstermiĢlerdir. Ne var ki Oğuzlar, bu döneme kadar Oğuz adı ile değil, on kabileden oluĢan ve On-Ok diye adlandırılan Batı Köktürkleri içinde yer almıĢlar; On-Ok‟lar veya onlara bağlı Türgişler olarak görünmüĢlerdir (Kafesoğlu 1993, s. 91, 132). Ercilasun‟un tarihî kaynaklara dayanarak yaptığı açıklamaya göre de Oğuzlar, AĢağı Seyhun boylarına göçmeden önce bugünkü Kırgızistan‟da yaĢıyorlardı. Fakat o zaman onlara Oğuz değil, On-Ok ve Türgiş deniyordu (agm. s. 228). Oğuzların, Oğuz adıyla yeni bir etnik grup olarak artaya çıkması da Ģüphesiz Batı Köktürkleri dönemindedir.
Oğuz Türkçesine ait ilk belirtiler de Köktürkler dönemi ile ilgilidir. F. Sümer, Çin kaynaklarında yer alan “Batı Göktürklerinin
4 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
konuĢtukları dil Doğu Göktürklerinkinden biraz farklıdır” ifadesini “iĢte bu farkı Oğuz Türkçesi temsil etmektedir; yani Oğuzca Batı Göktürklerinin dilinin devamıdır” (Sümer 1999, s. 46; Ercilasun, agm. s. 228). Bizce, bu konu üzerinde, aĢağıda belirtileceği üzere biraz daha ihtiyatlı olunmalıdır. Çünkü Batı Köktürklerinin oturduğu bölgede daha baĢka Türk boyları da yer almıĢ bulunmaktadır. Oğuz kavramı ile ilgili olarak bir de Ģu hususun açıklanmasında yarar vardır: Gerçi Oğuz sözü Kafesoğlu‟nun da (1993, s. 14), Golden‟ın da (1992, 2006, s. 242), Ercilasun‟un da (2008/2, s. 231) belirttikleri gibi, etnik bir boyu gösterme dıĢında, “ boy, kabile” anlamındaki ok sözü ile çokluk bildiren +°z ekinin birleĢmesinden oluĢmuĢ ( ok+uz > Oguz ) biçimiyle “kabileler topluluğu” anlamındadır; üç oguz “üç kabile”, sekiz oguz “sekiz kabile” gibi. Ancak, gerek Kül Tigin (G 2, D 22, K 4, 7) gerek Bilge Kagan (D 2, 12, 18, 23; G 9, 10) ve gerek Tonyukuk (K 6, G 8) Yazıtlarında bu sözcük Oğuz beyleri, Dokuz Oğuz beyleri veya Dokuz Oğuz budun Ģekillerinde geçtiğine göre, Oğuzlar artık 2. Köktürk Devleti döneminde, içinde bulundukları gruptan ayrılarak etnik oluĢumlarını tamamlamıĢ ve Oğuz adlı ayrı bir kavim olarak yerlerini almıĢ görünüyorlar. Yazıtlardaki Dokuz Oğuz budun ifadesinden de o dönemde Oğuzların dokuz budundan oluĢan bir etnik grup olduğu sonucuna varmak yanlıĢ olmaz sanırız. Nitekim Sümer de “Oğuzlar dokuz boydan meydana gelmiĢ bir budun olduğu için bazen onlara Dokuz Oğuz budunu denilir” (1999, s.23) açıklamasını yapmıĢtır. Yine yazıtlardan edinilen bilgilere göre, siyasi ve idarî iliĢkiler açısından Köktürk Devleti‟nin Oğuzlarla olan bağlantısı kimi zamanlarda gergin, döğüĢlü ve savaĢımlı iliĢkiler biçimindedir. (Orkun, 1936, C. I. s. 36, 102, 104; Korkmaz 2005/I, s. 206), kimi zamanlarda da kentü budunum söylemi ile dile getirildiği üzere, onların sadık bir metbuu olarak gösterilmektedir. Bizce, yukarıda özet olarak verilen bilgilerin ulaĢtığı sonuç Ģudur: Yazıtlarda sık sık Oğuzlara da yer verilmesi, İltiriş‟in ve Köktürk Devleti‟ni yeniden kurarken karĢısında en güçlü budun olarak Oğuzları bulması, onlarla beĢ kez savaĢma zorunda kalması (Ergin 1970, s. 81; Sümer 1999, s.33), kimi dönemlerde de bu boyun devletin doğrudan doğruya dayandığı ikinci bir güç olarak belirtilmesi ve Yenisey Yazıtlarında Oğuz beyleri adına diktirilmiĢ mezar taĢlarının bulunması vb. daha baĢka hususlar Oğuzların Köktürkler dönemindeki ağırlığına ve önemine iĢaret eden bilgilerdir.
2. Oğuzlar, Köktürklerin yerini alan Uygurlar döneminde de (VIII.-IX. yüzyıl) varlıklarını olduğu gibi sürdürmüĢlerdir. Bu dönemde Orhun Irmağı bölgesinde yurt tutan
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 5
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Oğuzlar, Köktürkler döneminde olduğu gibi, Uygurlar döneminde de kimi zaman savaĢım (mücadele), kimi zaman da dostluk iliĢkileri içinde bulunmuĢlardır (Sümer 1967, s. 19-25; 1999, s. 41 ve öt.).
Oğuzların VI.-IX. yüzyıllar, Türkçemizde genellikle VI.-XI. yüzyıllar arasını kaplayan dönemi, daha sonra üzerinde durulacağı üzere, Türk dili tarihinde Eski Türkçe diye adlandırılır.
3. Tarihî kaynaklarda yer alan bilgiler, Oğuzların daha VIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra baĢlayan (760-766) kitleler hâlinde yoğun göçlerle, Karluklar önünden çekilerek Sirderya bölgesine geldiklerini gösteriyor. Oğuzlar, IX.-X. yüzyıllar içinde Seyhun Irmağı‟nın aĢağı kesimleri ile Aral Gölü kuzeyindeki steplerde kısmen yerleĢik hayata geçmiĢ, kısmen de göçebe yaĢamlarını sürdürmüĢlerdir. Oğuzların bu bölgede bazı Ģehirler kurdukları ve Yeni-Kent merkez olmak üzere bir Yabgu Devleti oluĢturdukları da bilinmektedir (Kafesoğlu 1999, s. 144; Sümer 1993, s. 31; Salman 1998, s. 86). Bölgede Oğuzlar dıĢında elbette Kıpçak, Karluk, Yimek, Yabaku, Kalaç, Basmil, Çiğil, Yağma gibi daha baĢka Türk boyları da vardır. Bu bölge ve bu dönem Oğuzların Karahanlı Devleti sınırları içinde yer aldıkları dönemdir. Boy teĢkilatı açısından da Bozoklar ve Üçoklar olmak üzere iki gruba ayrılmıĢlardır. Boyların sayısı KaĢgarlı Mahmut‟ta 22 (Atalay 1941/I, s. 55-58), Ġslam dönemi tarihçisi ReĢideddin‟in Cami‘üt-tevârih‟inde 24‟tür (Kafesoğlu 1993, s. 145). Hattâ KaĢgarlı Mahmut, iki Halaç boyunun da asıl Oğuz boyu olmayıp 22 Oğuz boyuna sonradan katıldığını bildirir (Atalay 1941/III, s. 412-416).
4. M.S. 1000 yıllarına doğru Kıpçakların Oğuz bozkırları ile Seyhun Irmağı‟nın aĢağı yatağını iĢgal etmesi üzerine Yabgu Devleti yıkılmıĢtır.
Oğuzlar XI.-XIII. yüzyıllar arasında daha batıya uzanan göçlerle önce Maveraünnehirde Harezm bölgesinde yer almıĢlar; daha sonra da Selçuklu hanedanı yönetiminde Horasan‟daki Gazneliler Devleti‟ne son vererek 1040 yılında Büyük Selçuklu Devleti‟ni ve 1071‟de de Anadolu‟nun fethi ile Anadolu Selçuklu Devleti‟nin kurulmasını (M.S. 1077) gerçekleĢtirmiĢlerdir. XI.-XIII. yüzyıllar arasındaki dönemler, tarihî açıdan Oğuzların daha aydınlık dönemleri sayılır. Bu dönemler dil tarihi açısından da Orta Türkçe diye adlandırılır.
5. Anadolu Selçuklularının parçalanmasından (M.S. 1307) oluĢan Anadolu Türkmen Beylikleri dönemi ile onun birtakım alt dönemlerden geçerek günümüze ulaĢan çok yönlü dallanmaları,
6 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
oğuzların Türk tarihinde ne denli kapsamlı ve önemli bir yer tutmuĢ olduklarını ortaya koyan gerçeklerdir. II. Destanî Eserlerde Oğuzlar Yukarıda tarihteki yerlerini kısaca özetlediğimiz Oğuzlar, aynı zamanda halk yaratıcılığının eseri olan mitolojik belge ve destanlara da damgalarını vurmuĢlardır. 1. Bu destanlardan biri ve en eskisi Oğuz Kağan Destanı‟dır. Oğuzların efsanevî hükümdarı olan Oğuz Kağan, bu destanda vücut yapısı bakımından da yaptığı icraat ve fütuhatlar bakımından da mitolojik özelliklere sahip bir yapıya bürünmüĢtür. Destanın Uygur yazısı ile yayımlanan metninde, Oğuz‟un doğumundan önce “onun resmi budur” denilerek bir öküz resmi çizilmiĢtir (W.Bang- R. Rahmeti yay., Ġst. 1936, s. 10). Ayrıca, Ay‟ın oğlu olarak gösterilen Oğuz Kağan‟ın altı oğlundan üçü (GüneĢ, Ay, Yıldız) yıldızların, öteki üç oğlu da (Gök, Dağ, Deniz) yeryüzünün vasıflarını yansıtmaktadır. Bu destanda Oğuz, aynı zamanda olağanüstü kiĢiliği ile büyük fetihler gerçekleĢtirmiĢ cihangir bir kağan olarak gösterilmiĢtir. Oğuzların, Oğuz Kağan‟ın kiĢiliğinde böyle eski Türk devlet geleneklerini ve sosyal davranıĢlarını yansıtan (Kafesoğlu 1993, s. 319) ve Oğuz Kağan‟ın Ģahsı etrafında tarihî dönemlerin ötesine taĢan mitolojik bir ağırlıkta yer almıĢ olması, Oğuz adının etimolojisinden baĢlayarak eserin içeriği ve taĢıdığı anlam açısından birtakım yorumlar yapılmasına yol açmıĢtır. Oğuz adının köken yapısı üzerinde J. Marguart, D. Sinor, L. Bazin, J. Hamilton ve Gy. Németh gibi bilginler tarafından birbirinden farklı farklı görüĢler ortaya atılmıĢtır (Sümer 1999, s. 7-8). Ancak, bu görüĢler içinde en tutarlı olanları Gy. Németh ve D. Sinor‟un görüĢleridir.
Macar bilgini Gy. Németh, bu adın “kabile, boy” anlamındaki ok sözü ile +°z çokluk ekinin birleĢmesinden (ok + uz) oluĢmuĢ, “boylar topluluğu” anlamına geldiğini ileri sürmüĢtür (HMK, s. 41-44). Németh‟in görüĢü, tarihî olaylara ve Oğuzların Üçok, Bozok, On-Ok, Dokuz Oguz gibi boylara bağlı topluluklar oluĢturan yapılarına uygun olduğu ve öteki açıklamalar yanında gerçeğe en yakın olarak bulunduğu için F. Sümer‟ce de benimsenmiĢtir. D. Sinor ise, destan metninde yer alan mitolojik bilgilere, resim niteliğindeki Ģekillere ve Oğuz sözü ile türlü lehçelerde yer alan öküz kelimesi arasındaki koĢutluğu dikkate alarak, destanda Oğuzların soy kütüğünü baĢlatan Oğuz adını “boğa” anlamı ile değerlendirmiĢtir (Sinor 1950, s. 5). Bu görüĢ, “Németh‟in görüĢündeki „oklar, kabileler‟ anlamı veren bir sözün kiĢi adı olması
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 7
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
anlamsızdır” gerekçesi ile Ercilasun tarafından da benimsenmiĢtir (2008/2, s. 231). Sinor‟un görüĢüne göre, destanın ayrı bir versiyonundan kaynaklandığı sanılan 2. bölüm, Oğuz Kağan‟a Oğuzların yeryüzündeki yayılıĢı ile ilgili tarihî bir kiĢilik vermektedir (agm., s. 9). Oğuzların bir yandan böyle eski Türk devlet geleneklerini yansıtan ve Oğuz Kağan‟ın Ģahsı etrafında tarihî dönemlerin gerisine uzanan mitolojik ağırlıkta bir destanda yer almıĢ, bir yandan da yeryüzündeki yayılıĢlarını yansıtmıĢ ve Oğuz Kağan‟ın olağanüstü kiĢiliği ile büyük fetihler gerçekleĢtirmiĢ olması, halkın bilincinde, halk edebiyatı yoluyla Oğuz kavmine verilen olağanüstü bir değerin ifadesidir. Bu destanın oluĢma dönemi hakkında kesinlik kazanmamıĢ farklı görüĢler vardır. Bununla birlikte niteliği ve ortaya koyduğu sonuçlar bakımından F. Sümer, destanın içeriğini değerlendirirken Ģu hususlara yer vermiĢtir: a) Oğuz Han‟dan eserin yazıldığı devre kadar Türk âlemini adları zikredilen Ģu kavimler temsil etmektedir: Oğuz (Türkmen), Uygur, Kıpçak, Kanglı, Karluk, Kalaç. b) Türklerin de eski zamanlarda yaĢamıĢ, Moğollar‟ın Cengiz Han‟ı gibi, cihangir bir hükümdarları vardır. Bu cihangir hükümdarın adı Oğuz Kağan (veya Han)‟dır. c) Türk dünyası Oğuz Kağan‟ın yaptığı büyük fetihler neticesinde meydana gelmiĢtir. Yani Türk kavimlerinin Beş-Balık bölgesinden Karadeniz‟in kuzeyine ve Anadolu‟da Adalar Denizi‟ne kadar yayılmıĢ olmaları Oğuz Han‟ın fetihlerinden ileri gelmiĢtir. ç) Oğuzlar, Oğuz Han‟ın 24 torunundan inmiĢlerdir. Uygurlar Oğuz Han‟ın öz kavmi veya ona itaat eden Türklerdir. Kıpçak, Kanglı, Karluk ve Kalaçlar da Oğuz Han‟ın beylerinden türemiĢlerdir (F. Sümer 1999. s. 364).
2. Oğuzların tarihî geçmiĢi ile ilgili bir diğer destanî eser de bilindiği üzere Dede Korkut Kitabı‘dır. Göçebe Oğuzların beyler ve Hanlar zümresinin destanî hatıralarını dile getiren bu eser, aslında Oğuzlar‟ın Anadolu‟dan önceki yurtları olan Sirderya boylarındaki IX.-X. yüzyıllara ait hatıralarına dayanmaktadır. Eserin ikinci tabakası
8 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
ise, XII.-XIV. yüzyıllar arasında, Türkmen adı ile yerleĢmiĢ oldukları Doğu Anadolu ve Azerbaycan bölgesindeki hatıralarla beslenmiĢtir.1 Oğuz Kağan Destanı‟nda bütünüyle mitolojik ölçüler ağır bastığı hâlde, bu eserde tarihî ölçüler ağır basmaktadır. Aslında Türk dünyası, XI.-XIII. yüzyıllarda Orta Asya‟dan ve Batı Türkistan‟dan Yakın Doğu‟ya yapılan yoğun biçimdeki Oğuz göçlerine sahne olmuĢ ve bu göçlerle beslenmiĢtir. Bu beslenme, KaĢgarlı Mahmut‟un Divanü Lûgati‘t-Türk‟ünde de o dönemin Arap dünyasına seslenen “Türk dilini öğreniniz, çünkü onların egemenliği uzun sürecektir.” (Atalay, 1992/I s. XVII) sözleriyle dile getirildiği üzere, Türk dünyasının Yakın Doğu bölgesinde, Oğuzların yüzyıllar boyunca devam edecek köklü egemenliğinin gerçek bir habercisi idi. Çünkü XI. yüzyıldan baĢlayarak kurdukları bağımsız devletlerle Oğuzlar, artık Türk tarihine siyasi damgalarını vurmuĢ bulunuyorlardı. III. Dil Tarihinde Oğuzlar Yukarıdan beri yapılagelen kısa açıklamalar, Oğuzların Türk tarihinde, elde belgeleri bulunan eski dönemlerden baĢlayarak ne denli önemli bir yer tuttuğunu ortaya koymaktadır. Ancak, tarihî bakımdan bu denli önemli yere sahip olan Oğuzların dil ve lehçeleri konusundaki ilk dönemlerine iliĢkin bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Çünkü elimizde VI.-XIII. yüzyıllar arasını aydınlatacak Oğuz Türkçesi ile yazılmıĢ eserler yoktur. Bunun baĢlıca nedeni Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinin kuruluĢuna kadar uzanan dönemlerde, Oğuzların kendi baĢlarına siyasi bir varlık gösterememeleri ve baĢlıbaĢına bağımsız birer Oğuz devletinin tarih sahnesine çıkamamıĢ olmasıdır. Ama bu oluĢum, Oğuzcanın Türk dili tarihindeki yerini asla önemsizleĢtirmemiĢ, aksine, eldeki kaynakların verdiği olanaklar ölçüsünde aydınlığa kavuĢturulmasını gerekli kılmıĢtır. Nitekim eldeki VI.-IX. yüzyıllara ait eserler üzerinde karĢılaĢtırmalı dil bilimi yöntemi ile yapılan araĢtırmalar ve incelemeler, Oğuzcanın bu dönemlerini de oldukça aydınlatabilecek sonuçlar ortaya koymaktadır.
Yukarıda verilen tarihî bilgilerde iĢaret edildiği üzere, Oğuzlar, VI.-XI.yüzyıllar arasında, Orta Asya‟daki yaĢam dönemlerinde birkaç kez yer değiĢtirerek ve daha batı kesimlere göç
1 F. Sümer, daha önce yayımladığı bir makalesinde (Türk Folklor Araştırmaları 1952, s. 30, s. 467-472) DK hikâyelerinin XV. yüzyılın 2. yarısında tespit edilmiĢ olduğunu bildirdiği hâlde, Oğuzlar (Türkmenler) adlı kitabında (1999, s. 368), bazı dillere dayanarak tespit tarihini XVI. yüzyılın 2. yarısına almıĢtır. Gerçi destan Sümer‟in ifade ettiği gibi bir ozanın ağzından tespit edilmiĢtir. Ama taĢıdığı dil özellikleri açısından bütünüyle Eski Anadolu Türkçesini temsil etmektedir.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 9
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
ederek varlıklarını sürdürmüĢlerdir. Batı Köktürk Devleti sınırları içinde Onok veya Türgiş adları ile anıldıkları zamandan baĢlayarak Seyhun ve Maveraünnehir bölgelerine uzanan dönemlerinde, kendileri önce dokuz, on, daha sonra da KaĢgarlı Mahmut‟un ve Ġslam tarihçilerinin yaptığı açıklamalara göre 20, 22 ve 24 boydan oluĢan bir topluluk oluĢturdukları; ayrıca, o dönemin tarihî, siyasi ve sosyal koĢulları dolayısıyla yer yer Karluk, Kıpçak, Peçenek, Basmil, Yabaku gibi öteki Türk boyları ile de temasları bulunduğu için lehçenin temel yapısında bir değiĢiklik olmamakla birlikte, kendi boyları arasındaki ağız ayrılıkları bir yana yer yer öteki Türk kavimleri ile oluĢan karĢılıklı etkileĢimlerin de etkisinde kalmıĢlardır. Bu oluĢum, yansımasını az çok elbette Oğuz Türkçesinin tarihî akıĢında da göstermiĢtir. Bu nedenle, biz elde bulunan verilere dayanarak Oğuzcanın tarihî geliĢme süreçlerini Ģöyle bir sınıflandırmadan geçirmenin uygun olacağını düĢünüyoruz:
IV. Oğuzcanın Tarihî Gelişme Süreçleri
1. VI.-IX. yüzyıllar arası dönem
2. IX.-XI. yüzyıllar arası dönem
3. XI.-XIII. yüzyıllar arası dönem
4. XIII.-XV. yüzyıllar arası dönem ve bu dönemin devamı olarak kendini gösteren yeni dallanma ve Ģekillenmelere uzanan geliĢmeler.
5. Milattan çok önceki yüzyılları milattan sonraki yüzyıllara bağlayan ve Oğuzcanın eskiliğini gösteren bir teori ile bu konudaki bazı karĢılaĢtırmalı çalıĢmalar.
Yalnız Ģu hususu da belirtelim ki bu süreçleri kesin tarihî sınırlar arasına sokmak mümkün değildir. Tarihî olaylar ve buna bağlı göçler dolayısıyla, sınırlar arasında birbirine geçiĢler söz konusudur. Ayrıca, yer yer tarihî kaynaklarda da belirsizlikler olmaktadır.
1. VI-IX. Yüzyıllar Arasında Oğuzca (Eski Türkçe Dönemi)
Bu dönem aslında Köktürk ve Uygur Devletleri‟nin yazı dilleri dönemidir. Ancak, Köktürk Yazıtları‟nın ve çeĢitli Uygurca metinlerin incelenmesinden elde edilen sonuçlara göre, Köktürk ve Uygur yazı dilleri daha oturmamıĢ, ölçünlü (standart) bir yapıya ulaĢamamıĢtır. Her iki dönemi temsil eden eserler arasında ses ve Ģekil
10 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
bilgisi açısından birbirinden ayrı durumları ortaya koyan Ģekillenmeler görülmektedir. Bunun baĢlıca nedeni, Köktürk ve Uygur Devletleri‟nin siyasi ve sosyal yapısını birbirinden farklı Türk etnik boy veya kavimlerinin oluĢturmuĢ olması ve bu etnik gruplar arasında birtakım lehçe ayrılıklarının bulunmasıdır. Daha 1909 yılında W. Radloff‟un iĢaret etmesi ile baĢlayan bu duruma, W. Bang ve A. von Gabain 1929 yılında yayımladıkları TTI (s. 151-152; Erdal 2004, s. 33)‟ de aşnukına ve amıtıkına sözleri dolayısıyla eski ñ ünsüzünün Oğuz Türkçesi ile yazılmıĢ Mani metinlerinde n‟ye dönüĢtüğüne dikkat çekmiĢlerdir. Ayrıca A. von Gabain, Hüentsang – Biographi‘si (1938, s. 367-369) yayınında yer alan ñ > y değiĢimi dolayısıyla bu olay üzerinde önemle durmuĢtur. Daha sonra hazırladığı Alttürkische Grammatik “Eski Türkçenin Grameri” (1950 ve 3. baskı Otto Harrasowitz 1974, s. 3-8) adlı eserinde Eski Türkçede bir dil birliğinin bulunmadığına iĢaret ederek metinlerde yer alan ben > men, biñ > miñ, sub > suw vb. Ģekillere kony > koy, kony > kon “mal, mülk” örneklerindeki ny—n, y değiĢimleri ile daha baĢka bazı farklı değiĢimlere bakarak Eski Türkçenin hangi kavmî unsurlara ait olduğu bilinmeyen birtakım lehçe ayrılıklarına sahip olduğunu dile getirmiĢ ve bu lehçeleri yalnızca ñ lehçesi, n lehçesi ve y lehçesi olarak göstermiĢtir. Eski Türkçedeki lehçe ayrılıkları konusuna, daha sonra bu alanda metin yayımları yapan P. Zieme (1969), G. Hazai, P. Zieme (1970), Schulz (1978), Batmanov (1971), K. Röhrborn, L. Bazin gibi araĢtırmacılar da dokunmuĢlardır (Erdal 2004, s.33-34). Konuya eğilenler arasında yer alan G. Doerfer (1975-76), Orhun Yazıtları‟nı Oğuz Türkçesinin ilk basamağı olarak değerlendirmiĢtir. Eski Türkçenin ayrıntılı bir gramerini yazmıĢ olan M. Erdal, gramerine (2004) temel oluĢturan malzemesini üç farklı dönemi temsil ettiğine iĢaret ederek bu malzemeyi Ģöyle bir ayrımdan geçirmiĢtir: 1. VII.-X. yüzyıllara ait olduğu tahmin edilen ve eski Türk Run harfleri ile yazılmıĢ olan 200‟ü aĢkın yazıt. Bunların çoğu vaktiyle Moğolistan‟daki 2 Göktürk Ġmparatorluğu ile daha sonra onun yerini alan Uygur Step Devleti‟ne ait belgelerdir. Bu belgeler, Güney Sibirya‟nın Yukarı Yenisey bölgesinde (Kırgız ve Çik kabilelerine ait bölge) bulunmuĢtur. Okunabilen Run yazısı ile yazılmıĢ az sayıda yazıt da daha sonra ĠrtiĢ Irmağı‟na uzanan Altay Dağları‟nda ve özellikle 2. Köktürk Kağanlığı‟nın merkezi olan Talas‟tan çıkarılmıĢtır (Vasilev 1976, s. 78).
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 11
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
2. Bu grupta yer alan, günümüz Xinjiang ve Gansu (Çin)‟dan çıkarılan IX. yüzyıl Uygur, Mani, Run, Brahmi, Sogot, Syriac ve Tibet yazılarıyla yazılmıĢ el yazmalarıdır. Bunların çoğu bugün Berlin‟dedir. Ġçlerinde Londra, St. Petersburg, Paris, Stockholm, Helsinki, Ġstanbul, Ankara ve Çin‟de bulunanlar da vardır. Belgelerin büyük bir kısmı Budizm, Maniheizm ve Hıristiyanlığa aittir. Elbette astronomi v.b. baĢka konulara ait olanlar da vardır.
3. Karahanlılar dönemine ait XI. yüzyıl metinleridir. Kutadgu Bilig ve Divanü Lügati‘t-Türk ile Yarkent‟te bulunan belgelerdir (Ġntroduction, s. 6-8: 1-2).
Görülüyor ki Köktürk ve Uygur Devletleri‟nin siyasi varlıkları içinde çeĢitli Türk kavimlerinin yer almıĢ ve bu döneme ait yazı dili ürünlerine, o eserlerin yazıcıları aracılığı ile değiĢik Türk boylarına ait özelliklerin de girmiĢ olması, bu dönemdeki lehçe ayrılıklarının temel nedeni olmuĢtur. Köktürk ve Uygur Devletleri içinde Oğuzlar önemli bir yer tuttuklarına göre, Eski Türkçede Oğuzca özelliklerin de yer alması olağandır. Bizim bu dönem metinleri üzerinde yaptığımız inceleme, Eski Türkçede önemli ölçüde Oğuz lehçesine ait özelliklerin de yer aldığını ortaya koymuĢtur. 1972 yılında yayımlanan “Eski Türkçedeki Oğuzca Belirtiler” (Birinci Türk Dili Bilimsel Kurultayı, s. 433-446; Korkmaz 2005, s. 205-216) adlı makalemiz, sanırız bu konuda ilk yayındır.
Bu makalede belirtildiği üzere, Yenisey Yazıtları‟nda Oğuz beyleri adına dikilmiĢ mezar taĢlarının bulunması, yazıtlarda sık sık Oğuzlara da yer verilmiĢ olması, onlarla yapılan savaĢların anlatılması, Köktürk Kağanının Türk Budunu ile birlikte Oğuz budununa ve beylerine de seslenmesi, yalnızca Oğuzların Köktürk siyasal varlığı içindeki önemine (agm., s. 206) iĢaret etmekle kalmamakta, dolaylı olarak Eski Türk yazı diline mutlaka Oğuz lehçesinden de birtakım özelliklerin yansımıĢ olacağı düĢüncesini de benimsetmiĢ bulunmaktadır.
Oğuzların bu önemi Uygurlar döneminde de devam etmiĢtir. Bu nedenle Uygurca diye adlandırdığımız metinlerden Maniheizme ait olanlarda Oğuzca özellikler ağır basmıĢtır. O makalemizde belirtildiği ve yukarıda da iĢaret edildiği üzere, A. von Gabain, ny, ny > n, ny > y değiĢimleri dolayısıyla Eski Türkçe döneminde hangi kavmî unsurlara ait olduğu kesin olarak bilinmeyen lehçe varlıklarının bulunduğunu tespit etmiĢtir. Ancak, biz konuya Oğuzca açısından baktığımızda, Eski Türkçede baĢlı baĢına bir Oğuz lehçesinin varlığından söz etmek münkün değildir. Metinlerin incelenmesinden elde edilen sonuçlar gösteriyor ki Oğuzcaya ait özelliklerin bir kısmı, o dönem yazı dili ile ortaklaĢmakta, ama bir kısmı da sırf Oğuzcaya özgü belirtiler hâlinde
12 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
kendini göstermektedir. ĠĢte söz konusu makalede ayrıntılı ölçüler ile vermeye çalıĢtığımız Oğuzcaya ait belirtiler özet olarak Ģu noktalarda toplanabilir: A. Ses Bilgisi Açısından: 1. i~ė: ilt- /ėlt-, yigirmi/yėgirmi, yiti/yėti v.b. 2. āç, ād, āt, bāş,įn v.b. örneklerle Oğuz-Türkmen lehçesinde görülen aslî uzunlukların bu dönem metinlerinde de yer almıĢ olması. 3. Orhun ve Yenisey Yazıtları‟nda diĢ ve diĢ eti ünsüzleri ile y ünsüzü yanında ı > i incelmesi biçimindeki değiĢimin yer almıĢ olması: buñsiz (bedelsiz), bulmayin (bulmayarak), bıñ / biñ, oġlumin “oğlumu”, yımşak /yimşek vb. 4. Ön seste b-/m- değiĢimi: ben>men,buñ>muñ, beñgü > meñgü vb. 5. Ön seste y- türemesi: ir > yir, inçke > yinçke, ıra > yıra vb. 6. Ses düĢmesi, hece kaynaĢması (contraction) ve hece yutulması (haplologie) olaylarının yer alması: bar-ır > bar, ertingü “fevkalade” > ertiñü, sür-ürçi “sürücü” >sürçi, ot-a-daçı > otaçı vb. B. Şekil Bilgisi Açısından: 1. Oğuz lehçelerindeki +I/+U yükleme durumu ekinin ilk biçimi olan < +Ig /+Ug Ģeklinin varlığı: at/ at+ıg, iş küç / iş+ig küç+üg, söz/ söz+üg vb. 2. Uygurcanın n lehçesi metinlerinde +Ig/+Ug yükleme durumu için, günümüz bazı Batı Anadolu ağızları ile bağdaĢan +Ag ekinin yer almıĢ olması : sav /sav+ag, temir/ temir+eg vb. 3. Orhun ve Yenisey Yazıtları ile n lehçesi metinlerinde ve belirli koĢullarda yönelme- bulunma durumu (dativus- lokativus) eki olarak +A‟nın < +kA/+gA yer almıĢ olması: adak/adak+a, ebiñ/ebiñ+e, suwsamak/suwsamak+a vb. 4. Yenisey-Orhun Yazıtları‟nda +DA ekinin yaygın biçimde hem bulunma hem ayrılma durumları için kullanılırken, bunun yanında n lehçesi metinlerinde yer yer +DAn ekine de rastlanması: baş+tan, ıgaç+dan, töpü+den vb.
5. Eski Türkçenin yaygın +nıñ eki (ilgi durumu) yanında, yazıtlarda ve bir kısım Mani metinlerinde Oğuzcaya özgü
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 13
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
+Iñ/+Uñ ekinin de yer almıĢ olması : at+ıñ, moncuk+uñ, taşlar+ıñ gibi. 6. +°n vasıta, +CA eĢitlik, +rA yön gösterme eklerinin Oğuzca ile ortaklaĢan kullanılıĢlarının bulunması gibi. 7. Eski Türkçede 2. Ģahıs teklik ve çokluk emir kipi için iki farklı Ģekil yer almıĢtır: Bunlardan birincisi, teklikte yalnız fiil kökünün kullanılması, çoklukta –Iñ ekinin getirilmesi; ikincisinde teklikte –gIl, çoklukta -IñlAr ekinin eklenmesidir. KaĢgarlı Mahmut‟un Oğuz ve Kıpçak lehçeleri için bu ek dolayısıyla yaptığı açıklama (C. I, s. 43-45) ve daha sonraki Oğuz lehçesinde teklikte yalın fiil kökünün, çoklukta +Iñ ekinin kullanılmıĢ olması, yukarıdaki birinci Ģeklin Oğuzcayı temsil eden bir ek türü olduğunu gösteriyor. 8. Yazıtlarda yaygın geçmiĢ zaman eki olarak yer alan -dI yanında, seyrek olarak 3. Ģahıs teklik ve çokluk çekimlerinde -dUk sıfat-fiil ekinin de kullanıldığı görülüyor: Sekiz Oġuz Tokuz Tatar kalmaduk “…kalmadı” (Gabain 1974, s.224/3). KaĢgarlı bu iki Ģekli aynı zamanda Oğuzca için de verdiğine göre (men ya urduķ; olar taġķa aġduķ), Köktürk Yazıtları‟ndaki bu Ģekil Oğuzcayı temsil etmektedir. 9. Yukarıda sayılan özelliklere –ġA gelecek zaman, n lehçesi metinlerinde gereklilik ve gelecek zaman görevleri ile kullanılan –sıġ/-sıķ sıfat-fiil ekini (tün udısıkım küntüz olursıķım kelmedi); Yenisey ve Orhun Yazıtları‟nda görülen ve isim-fiil ya da çekimli fiil olarak kullanılan -tAçI /-dAçI ekini (bu ek KaĢgarlı‟da XI. yüzyıl Oğuzcası için önemli bir yer tutmaktadır.) -pAn ve –pAnIn zarf-fiil ve Türkiye Türkçesindeki –mAdAn zarf-fiil ekinin daha önceki bir aĢaması olan –mAdIn zarf-fiil ekleri ile temsil edilen özellikleri de katmalıyız. Görülüyor ki VI.-IX. yüz yıllar arası Eski Türkçe metinlerinde Oğuzcayı temsil eden özellikler de hayli ağır basar niteliktedir (ayrıntılı bilgi için Korkmaz 2005, s. 208-216).
1.1. Bu konuya bizden sonra eğilmiĢ olan G. Doerfer, “Das Vorosmanische: Die Entwicklung der Ogurischen Sprachen von den Orchon Inschriften bis zu Sultan Veled”2 adlı makalesinde (TDAY-Belleten 1975-76, s. 81-131), konuyu önce Oğuzcanın bugün yazı dili veya lehçeleri hâlinde yaĢayan 10 ayrı dalını sıralayarak ele almıĢtır. Makalesinde en eski Oğuzcanın VIII. yüzyıla ait Orhun Yazıtları ile temsil edildiğini belirten yazar, bu yazıtların, arkaikliği
2 Türkçesi: “Osmanlı Öncesi: Oğuz Lehçelerinin Orhun Yazıtları‟ndan Sultan Veled‟e Kadar Uzanan GeliĢmesi”.
14 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
dolayısıyla bir bakıma ÇuvaĢçanın ve belki de Halaçcanın istisnası ile hemen hemen sonraki bütün Türk lehçelerinin selefi olduğu ve bazı bakımlardan da daha sonraki Oğuzcanın temelini oluĢturduğu görüĢünü benimsemiĢtir. Ona göre Oğuz, Kıpçak ve Uygur lehçeleri VIII. yüzyılda daha birbirinden bugün olduğu gibi kesin çizgilerle ayrılmıĢ değildir. Doerfer, bu makalede ele alınan tarihî geliĢmenin aydınlatılabilmesi için:
a- VIII. yüzyıl Orhun Yazıtları‟na,
b- XI. yüzyılda KaĢgarlı‟nın Oğuzca için verdiği bilgilere ve,
c- XIII. yüzyılda Sultan Veled ile baĢlayan Eski Anadolu Türkçesi metinlerine dayanılması gerektiğine iĢaret etmiĢtir.
Ancak, konuya 9, 10, 12. yüzyıllarda neler olmuĢtur, sorusunu ortaya atarak giren yazar, XIII. yüzyıla ulaĢan geliĢmeleri zaman ve bölge ayrılıklarının getirdiği olaylara dayanarak ana çizgileri ile ve eldeki olanaklar çerçevesinde belirtmeye çalıĢmıĢtır. Tarihî geliĢmenin ortaya konabilmesi için 8, 11 ve 13. yüzyıllardaki durumların aydınlatılması gereğini iĢaret eden Doerfer, VI.-VIII. yüzyıllar arası dönemdeki Oğuzlar ve Oğuzcanın T. Banguoğlu ve Z. Korkmaz tarafından, XI. yüzyıl Oğuzcasının da yine Korkmaz tarafından iĢlendiğini bildirerek (agm., s. 102) verilen bilgileri tekrarlamaktan vazgeçip VIII.-XI. yüzyıllar arasındaki geliĢmelerle ilgili daha baĢka noktalara eğilmiĢtir. Bu bağlamda Doerfer, Türk ve Ġslam tarihçilerinin zaman, bölge ve coğrafi mekân çerçevesinde verdikleri Oğuz, Kıpçak vb. Türk boyları ile ilgili bilgilere dayanarak VIII. yüzyıldan XIII. yüzyıla uzanan olaylarda dil değiĢim ve geliĢmesi açısından ne gibi ara evrelerin yer aldığı konusuna eğilmiĢtir. Doerfer‟in bu konuda ayrıntılı ölçülerle dikkate sunduğu hususlar baĢlıca Ģu noktalarda özetlenebilir: 1. 744 yılında Köktürk Devleti‟nin yıkılmasından sonra Oğuzların batı bölgesine yönelerek Aral Gölü çevresinde Oğuz Yabgu Devleti‟ni kurmaları ve bu yolla Oğuzların dil bakımından bir izolasyona uğrayarak az çok öteki Türk boylarından ayrılan bir lehçe yapısına sahip olmaları (s.84).
2. XI.-XIII. yüzyıllar arasındaki çeĢitli tarihî, siyasi ve kültürel olayların ortaya koyduğu karıĢık oluĢumlar dolayısıyla lehçelerin birbirini etkilemesi, söz geliĢi Uygurcanın ve Doğu Türkçesinin Oğuzcaya etkisi ve Olga/Bolga dili sorununun ortaya çıkması. Ayrıca; Oğuz, Kıpçak ve Harezm Türkçeleri arasındaki karĢılıklı etkileĢimler ve bu konuda eldeki sözlüklerde yer alan
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 15
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
açıklayıcı bilgiler; Özbek Oğuzcası, Kölemenler devri Kıpçakçası üzerine Oğuzcanın yaptığı etkiler vb. karĢılıklı etkiler yazar tarafından bazı tipik örneklere dayanılarak açıklanmaya çalıĢılmıĢtır. Söz geliĢi edgü/eygü sözlerinin hangi lehçelerde, ilgi durumu eki +nUñ, yönelme durumu eki +gA, çıkma durumu eki +dIn‟ın hangi lehçelerde ortaklaĢtığı hususu gibi (s. 87) lehçeler arası bu karĢılıklı etkileĢimler; Oğuzcadan Kıpçakçaya, Harezm Türkçesinden Oğuzcaya, Kıpçakçadan Harezm ve Türkistan lehçelerine, Harezm Türkçesinden Kıpçakçaya uzanan etkiler, Ģematik oklarla belirtilmeye (s. 90-91) çalıĢılmıĢtır.
XI.-XIII. yüzyıllar arasındaki olayların yol açtığı bu karĢılıklı lehçe etkileĢimleri, ister istemez temel ses değiĢimlerinin de bazı ara evrelerden geçmesi sonucunu doğurmuĢtur. Bu değiĢimdeki baĢlıca etken karĢılıklı iliĢkilerin ortaya koyduğu sonuçtur. Söz geliĢi bir ä-i arasında ė (kapalı e)‟nin yer alması, iç seste bir g‟nin erimesi (ķısġa>ķısa, inçge>ince), b>w>v (sub› suv) değiĢiminde çift dudak w‟sinin bir ara evre oluĢturması gibi. Yazar, ayrıca, lehçelerin birbirlerini etkileyip, değiĢimlerin böyle ara merhalelerden geçmesi için mutlaka yazı dilleri gerekmez; konuĢma dilleri de birbirini etkileyebilir gibi ayrıntılı hususlar üzerinde de durmuĢtur.
Doerfer‟in bu makalede, böyle ayrıntılı noktalar üzerinde durmuĢ olması, tarihî geliĢmenin tespitinde karĢılıklı etkileĢmelerin ve ara evrelerin de yer alması dolayısıyla birçok güçlüklerin bulunduğunu belirtme amacına dayanmıĢtır. Yalnız, Doerfer‟in bu makalesi, konuların iĢleniĢi açısından birbiri içine girmiĢ girift noktalara dayandığı için geliĢmelerin düzenli olarak izlenmesini engelleyen bir karıĢıklık sergilemektedir.
1.2. Daha sonra Eski Türkçedeki Oğuzca özellikler üzerinde duran bir bilim adamı da Gürer Gülsevin‟dir.
Bizim 1972‟de eldeki kaynak verilerine dayanarak ortaya koyduğumuz durum üzerinden 32 yıl geçtiği için, yazar bundan sonra ortaya çıkan belge ve verilere dayanarak bu konuya beĢ-altı özellik daha eklemiĢtir.
Gülsevin, “Eski Türk Yazı Dilinde Oğuz Lehçelerinin Ses, ġekil ve Söz Varlığı Unsurları” baĢlıklı bildirisinde (Gülsevin 2004, s. 119–125), yer yer bizim makalemizde yer alan tespitlere de iĢaret ederek:
1. Eski Türkçedeki aslî ünlü uzunluklarının Oğuz Türkçesini temsil ettiğini, bilinenlere ilaveten G. Doerfer‟in Halaç Türkçesi için verdiği bilgilere dayanarak bir kez daha sağlama bağlamıĢtır. Yalnız aslî uzunluklar konusunda bizim Anadolu
16 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
ağızlarında yaptığımız tespitlere, bir önceki süreç olarak elbette Eski Anadolu Türkçesinin de eklenmesi (Korkmaz 1971, s. 49–66; 2005, s. 443–458, 459–473) gerekir. 2. Gülsevin‟in Eski Türkçe-Oğuzca bağlantısı açısından Doerfer‟in tespitlerine dayanarak yaptığı, Köktürk Yazıtları‟nda 3. kiĢi iyelik ekinin daima ince ünlüler ile gösterilmesi (armaķçı+si+n)‟nin Halaçça ile paralel gitmesi (bâba+si „babası‟, hav+i „evi‟) 3. En Eski Türkçede bulunduğu farz edilen *p- sesinin Halaççada h- sesine dönüĢmüĢ olarak korunduğu (hâz- „azmak, yoldan çıkmak‟) görüĢü dolayısıyla yaptığı açıklama ve bu sesin Köktürk Yazıtları‟nda da yer alabileceği hususunda Doerfer‟le ortaklaĢan görüĢü. 4. Yalın isimler ile iyelik eki almıĢ isimlere gelen yönelme durumu eki arasındaki ayrılığın Köktürkçe açısından Halaçça ile de karĢılaĢtırılması. 5. Köktürkçede anlatılan geçmiĢ zaman için –mIş ekinin, olumsuzlarda –dUk ekinin (ķaġan bolmış erinç, eçisin teg ķılın-ma-duķ erinç) kullanılmasının Halaççada da yaĢadığının belirtilmesi. 6. Köktürkçedeki +DA bulunma durumu ekinin günümüz Halaç lehçesinde de süregelmiĢ olması. 7. Bengü taĢlarda yer alan tap-, Türkiye Türkçesi ile ortaklaĢan bul-, öz ve kentü kelimeleri yanında, Halaç Türkçesi ile ortaklaĢan û „uyku‟ ve ürüñ „beyaz‟ kelimelerinin varlığı da Halaçça yolu ile Eski Türkçedeki Oğuzca belirti ve özellikleri güçlendiren katkılardır. 2. IX.-XI., XII. Yüzyıllar Arasında Oğuzca
Hun Devleti‟nin yıkılmasından ve bu devleti oluĢturan boyların Köktürk Devleti‟nin sınırları içinde yayılmasından sonra, Orta Asya‟daki bazı boyların zaman zaman elde ettikleri güce dayanarak birbirlerini sıkıĢtırmaları ve batıya uzanan yeni göçlere yol açmaları hiç eksik olmamıĢtır. Yukarıda belirtildiği üzere, Batı Köktürkleri döneminde Ġli Vadisi, Isık Köl, Yedisu ve Talas bölgelerinde yerleĢmiĢ; etnik oluĢumlarını da tamamlamıĢ olan Oğuzlar (Ercilasun 2008/2, s. 229–230), doğudaki Karluklar‟ın kendilerini sıkıĢtırması ve oturdukları bölgenin Karluklar‟ın eline geçmesi üzerine (Sümer 1999, s. 49), bu kez de 760 yıllarından baĢlayarak daha batıya doğru çekilen göçlerle AĢağı Sirderya boyları ile onun kuzeyindeki steplerde ve Aral Gölü çevresinde yurt
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 17
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
tutmuĢlardır (Sümer 1999, s. 31; Salman 1998, s. 86; Ercilasun 2008/2, s. 229–230). Artık IX. ve X. yüzyıllarda bu kavim, çeĢitli kaynaklarda Oğuz, Guz ve Uz adları ile anılmıĢtır. Bu bölge, Karahanlı Devleti‟nin batı bölgesidir.
AĢağı Seyhun boylarına ve onun kuzeyindeki steplere yerleĢmiĢ olan Oğuzlar, bu bölgede kısmen yerleĢik hayata geçmiĢ; büyük bir çoğunluğu da göçebe yaĢam biçimlerini sürdürmüĢlerdir. Oğuzlar, Seyhun bölgesinde çoğunluğu oluĢturan etnik unsur olmakla birlikte, aynı bölgede yaĢayan Kıpçak, Karluk, Türkmen, Halaç gibi öteki Türk boyları ile de komĢulukları olmuĢtur (Sümer 1999, s. 46–61 ve öt.).
Eldeki tarihî ve coğrafi veriler, Oğuzların X. yüzyılın ilk yarısında Karacuk (Fârab) ve Sayram (Isfîcab) Ģehirleri yöresinde göründüklerini (Kafesoğlu 1993, s. 144) ve burada Yeni Kent, Havâre, Cend, Sepren (Sabran, Savran), Suğmak, Karnak, Süt-Kent Ģehirlerini kurarak bölgeyi bir Oğuz ülkesi durumuna getirdiklerini gösteriyor. X. yüzyılda Ġslamlığı kabullerinden sonra Türkmenler diye de anılan ve Karahanlı Devleti‟nin batı kesimini oluĢturan bu bölgede bir Yabgu Devleti de kurmuĢ olan Oğuzlar, XII. yüzyılda yukarıdaki Ģehirlere Balçınlık Kent, Ecnas, Cend, Uzkent ve Sırlı-Tam gibilerini de (Korkmaz 2005, s. 278 not 16‟daki kaynaklar; Ögel 1962, s. 333–341) eklemiĢlerdir.
Bu bölgede yerleĢik yaĢama geçmiĢ olan ve göçebe Oğuzlar tarafından yatuk „tembel‟ olarak vasıflandırılan Ģehirli Oğuzlar, askerî ve sivil teĢkilata sahip, yüksek kültürlü bir yaĢam sürdürmektedir. YaĢam biçimlerindeki ve sosyal yapılarındaki bu özellik dolayısıyla G. Doerfer‟in de iĢaret ettiği üzere, Yabgu Devleti Oğuzları bu dönemde bir izolasyona da uğramıĢ durumdadırlar.
VI.-IX. yüzyıllar arasında olduğu gibi, IX.-XI, XII yüzyıllar arasında da elimizde doğrudan doğruya Oğuzca olarak kaleme alınmıĢ bir eser yoktur. Ancak, Karahanlı dönemini temsil eden KaĢgarlı Mahmut‟un kültür tarihimiz açısından son derece önemli bir eseri olan Divanü Lûgati‘t-Türk‟te XI. yüzyılın 2. yarısındaki Oğuzlar için hayli geniĢ denecek bilgiler yer almıĢ bulunmaktadır. KaĢgarlı‟nın verdiği bilgiler ve yer yer bu konuda yaptığı açıklamalar, kuĢkusuz Oğuz Türkçesi‟nin tarihî geliĢme sürecinde önemli bu dönüm noktası oluĢturmaktadır.
Bizim “KaĢgarlı Mahmud ve Oğuz Türkçesi” konusunda daha önce yayımlanmıĢ ayrıntılı bir makalemiz bulunduğundan (Türk Dili 1972, s. 253, s. 3–195; Korkmaz 2005, s. 241–253), burada sırf
18 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
tarihî akıĢı yansıtan çok kısa bilgiler aktarmakla yetineceğiz. Bu bilgiler Ģu noktalarda özetlenebilir: A. Ses Bilgisi Açısından: 1. b->m- değiĢimi açısından Oğuzca genellikle b- yanındadır: ben, bün „çorba‟, baymak „gübre‟ vb. 2. b->v- değiĢimi gerçekleĢmiĢtir. 3. t->d- değiĢimi açısından ortaya çıkan t-„li ve d-„li örnekler dolayısıyla, bu değiĢimin Oğuz Türkmen lehçelerinde pek hızlı yol alan bir değiĢim olmadığı, daha yeni baĢlanmıĢ bir olay niteliği taĢıması. 4. DiĢler arası sızıcı -đ- sesinin > y‘ye dönüĢmesi açısından, bu değiĢimin XI.-XIII. yüzyıllar arasında tamamlanmıĢ görünmesi. 5. KaĢgarlı‟nın k->g- değiĢimi konusunda hiçbir açıklama yapmamıĢ olması ve Arap yazısında bu değiĢimi belirtici bir alfabe özelliğinin bulunmaması, bu dönemde daha böyle bir olayın baĢlamamıĢ olduğu yargısını benimsetmiĢtir. 6. Verilen örneklerden anlaĢıldığına göre, bu yüzyılda daha ñ>n değiĢimi baĢlamamıĢ görünüyor. 7. Eski Türkçede çok heceli kelimelerin sonlarındaki -ġ/-g ünsüzleri ile ek ve hece baĢlarındaki -ġ/-g ünsüzlerinin eriyip kaybolması konusunda Oğuzcada çumġuķ>çumuķ “alakarga”, buşġaķ> buşaķ ; barġan “varan”, tarıġ “darı”, ķayıġ “kayı boyu” gibi ikili örneklerin yer almıĢ olması, bu dönemde olayın baĢlamıĢ, ancak daha geliĢmesini tamamlamamıĢ olduğuna iĢaret sayılmaktadır. 8. Karahanlı Türkçesinde abartma sıfatları türeten - ġAn eki (buşġan “içi sıkıntılı kiĢi”; acıtġan “acıtan”), Oğuzcada –Aķ < -ġAķ (buşaķ) eki ile karĢılanmaktadır. 9. KaĢgarlı, Kıpçakça ile Oğuzcada önses y-‘sinin elife veya c-‟ye çevrildiğini belirtir. Bunlardan elife çevrilir dediği y- > ø olduğu hâlde (yelkin > elkin “yolcu” vb.), y-> c- değiĢmesi için Oğuzca örnek verilmemiĢ olduğundan, bu değiĢim genellikle Kıpçakçaya özgü bir değiĢim olarak değerlendirilmektedir. 10. Uwutlan- > utan-, barırmen > men baran vb. örneklerde görülen hece kaynaĢması (contraction) ve hece yutumu (hoplologie) olaylarının varlığı dikkati çekmekte,
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 19
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
11. arrıġ “arık, temiz” ; ikkiz “ikiz”; ottuz “otuz” gibi örneklerde görüldüğü üzere, daha önceki bazı ses olaylarının sonucu olarak ünsüz ikizleĢmesinin ortaya çıktığı görülmektedir.
B. Şekil Bilgisi İle İlgili Temel Özellikler:
KaĢgarlı Mahmut, ses bilgisi özelliklerinde olduğu gibi, Ģekil bilgisi özelliklerinde de Oğuzca ile Karahanlı Türkçesi ve öteki lehçeler arasında ortaklaĢan özelliklere dokunmamıĢ, yalnızca Oğuzcayı Karahanlı yazı dilinden ve öteki lehçelerden ayıran özellikler üzerinde durmuĢtur (Korkmaz a.g.m., s. 247). Bu özelliklerin baĢlıcaları Ģunlardır:
1. Renk adlarından abartmalı sıfatlar türeten öteki Türk lehçelerinin -b (-p) ekine karĢı, Oğuzcada –m ekinin getirilmesi: köpkök / kömkök, süçüg “tatlı” sümsüçüg “çok tatlı” vb. Ancak, XI. yüzyıldan sonraki geliĢmelerle Oğuzcanın gömgök, yemyeşil örnekleri yanında kıpkızıl, sapsarı gibi –p li örneklere de sahip olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
2. Köktürkçede yön gösteren adlardan +DIn / +DUn ekiyle zarflar türetme özelliğinin (öñ-dün “doğuda” vb.) XI. yüzyıldan sonra, Eski Anadolu Türkçesine kadar uzanmıĢ olması bu özelliği Oğuzca lehine kaydettirmektedir.
3. Bu dönemde, +DIn ayrılma durumu ekinin +DAn‘a, +Ga yönelme durumu ekinin +A‟ya dönüĢüp dönüĢmediği konusunda kesin yargıya ulaĢtırıcı örnekler yoktur.
4. Ġkinci Ģahıs teklik zamiri Kençek dilinde sin, Çiğit, Yağma, Toħsu dilinde ötreli olmasına karĢılık, Oğuzcada (Suvar ve Kıpçaklarla birleĢerek) sen biçimindedir.
5. Ġsimden fiil türeten ekler konusunda bütün Türk lehçeleri için ortak olan özellikler dıĢında, bir kısım Türkmenler için özel birer nitelik taĢıyan isimden fiil türeten +°k- (taş+ıķ- “dıĢarı çıkmak”, tıl+ıķ- “karıĢmak, dile düĢmek”) bugün “benzetme ve küçültme” sıfatı kuran +ImsI eki, XI. yüzyıl Oğuzcasında hem isimlere hem de fiilden isimleĢtirilmiĢ Ģekillere gelmektedir. ĠĢlevinde de biraz ayrılık vardır: bar-ım+sın- “gitmediği hâlde gider gibi görünmek”, tar-ım+sın- “gerçekte tarım yapmadığı hâlde tarım yapar gibi görünmek” vb.
6. Bir olayın kesinlikle gerçekleĢtiğini gösteren ve fiillere eklenen –lA ekinin varlığını: ol bardı-la “o gitti ya”, ol keldi-le “o geldi be” vb.
20 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
7. Öteki Türkler emir kipinin 2. Ģahıs teklik ve çokluk çekimlerinde –GIl ve –IñlAr eklerini getirdikleri hâlde (bar-ġıl, bar-ıñlar) bu çekim Oğuzlarda teklik 2. Ģahısta bar çoklukta –Iñ ekiyle bar-ıñ biçimindedir. (ayrıntı için Korkmaz 2005/ I, s. 249-250/8.) 8. XI. Yüzyılda geniĢ ve gelecek zaman için kullanılan –r, -Ar, -Ir ekleri, Oğuzcayı öteki lehçeler ile de ortaklaĢtırmaktadır. XIV. yüzyıl Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde, geniĢ zaman eki için gördüğümüz –Ur biçimi Oğuzcada bu dönemde daha gerçekleĢmemiĢ görünüyor. 9. GeçmiĢ zaman çekimi için XI. yüzyıl Türk dünyasında –dI eki kullanıldığı hâlde, Kıpçak ve Suvarlarla birlikte Oğuzların 1. ve 3. Ģahıs teklik çekimi için –dUk ekini, Oğuzlardan bir bölüğünün ise –dI Ģeklini kullanması: men ya ķurduķ “ben yay kurdum”, ol süt saġduķ “o süt sağdı”, ol bardı “o gitti” gibi. 10. KaĢgarlı‟nın fiili gösterdiği eylemi “sürekli olarak yapan” anlamında sıfatlar türetme iĢlevi ile bütün lehçeler için ortak bir ek olarak gösterdiği –ġAn eki Oğuzcada bir yandan daha sonraki yüzyıllarda –An biçimine dönüĢürken bir yandan da Eski Anadolu Türkçesine kadar uzanan –ġAn biçimi ile sevişgen “çok seviĢen” gömülgen “çok gömülen, bataklık” örneklerinde görüldüğü gibi, kalıplaĢmıĢ abartmalı isimlerde yaĢamıĢtır. 11. Karahanlı Türkçesindeki “bir Ģeyi yapma hakkına sahip olma” anlamında sıfatlar türeten –ġlIk ekinin Oğuzca ile ortaklaĢması yanında, Oğuzlardan bir takımının bunun yerine –ġsAķ, -IġsI eklerini benimsemiĢ olmaları: ol barġuluķ erdi “gitmek o adamın hakkı idi”, ol saña uġraķsıķ erdi “onun sana uğramak hakkı idi” vb. 12. “Bir Ģeyi yapıcı” anlamında sıfat fiiller türeten –IġlI eki, Karahanlı Türkçesi ile Oğuzca arasında ortaklaĢan bir ektir. 13. “Bir eylemi iĢleyen” anlamında sıfat fiiller türeten –ġUçI ekinin de Karahanlı ve öteki lehçeler ile Oğuzca arasında ortak bir ek olduğu görülüyor: kül-güçi “gülücü adam”, at sürgüçi “at sürücü” vb. 14. Ancak, Oğuzca ile Karahanlı ve öteki lehçeler arasında –ġUçI eki açısından var olan ortaklığa rağmen, Oğuzcada bu eke koĢut olan asıl ek türü –DAçI ekidir: bardaçı “gidici” gibi. 15. Karahanlı Türkçesinde gelecek zaman isim-fiilleri türeten –ġU eki yerine Oğuzcada -AsI ekinin geçmiĢ olması: bu turġu yir ermes / bu turası yir tegül; yıġaç bıçġu men / yıġaç biçesi men gibi.
16. KaĢgarlı “bir iĢi yapmak üzere olmak” anlamı ile fiiller türeten –ġAlIr ekini bütün Türk lehçeleri için ortak bir ek olarak
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 21
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
vermiĢtir. XI. yüzyıldan sonraki metinlerde aynı görevle kullanılan –ġAlı tur- ve –AlI Ģekillerinin de yer alması, bu ekteki ses geliĢmesi ile ilgilidir.
Yukarıdan beri KaĢgarlı Mahmud‟a dayanarak XI. yüzyıl Oğuzcası için yapılan çok kısa açıklamalar ortaya koymaktadır ki, bu yüzyılda Oğuzca ses ve Ģekil bilgisi özellikleri açısından bir yandan yer yer Karahanlı Türkçesi ile ortaklaĢmakta, bir yandan da kendine özgü Ģekillere sahip bulunmaktadır.
Eserde yapılan açıklamalarda yine yer yer Oğuzlara mensup boylar arasında da bir takım ses ve Ģekil bilgisi, hatta söz varlığı ayrılıklarının bulunduğu anlaĢılmaktadır (Ayrıntılı bilgi için Korkmaz 2005 / І, s. 241-253). Ancak, Eski Türkçedeki belirtilere oranla bu dönem Oğuzcası, kendine özgü özellikleri çok daha belirgin bir duruma getirmiĢ bulunmaktadır. Tarihî geliĢme süreci Oğuzca lehine iĢlemiĢtir. Yalnız, Karahanlı Türkçesi ile ortaklaĢan birden çok heceli sözlerin sonlarındaki –ġ / -g ünsüzleri ile iç seste hece baĢlarındaki ġ- / g- seslerinin erimesi açısından bir bakıma bu ġ / g‘nin eridiğini gösteren bazı örnekler yer alırken bir çok yerde de bu sesi olduğu gibi koruyan barġan “varan, giden”, urġan “vuran, vurucu”, kurġan “kuran”, kakılġan, sokulġan, ayıġ “ayı” (Atalay C. I, 79-3), satġaşmak “sataĢmak”, tuġraġ ―tuğra” (Atalay C. I, 385-7), yazıġçı “yazıcı, kâtip” (Atalay C. II, 55) vb. örneklerin yer almıĢ olması, bu değiĢimin çok ağır giden bir değiĢim olduğu izlenimini vermektedir. Ġleride, karıĢık dilli eserler açısından olġa / bolġa dili diye adlandırılan bu sorunun ortaya çıkması da kanımızca bir dereceye kadar bu durumla ilgili görünmektedir.
Yukarıda KaĢgarlı Mahmut‟un verdiği bilgilere dayanarak XI. yüzyıl Oğuzcası için yapılan kısa açıklamalar, bizi Oğuzcanın tarihî geliĢme süreci açısından Ģöyle bir yargıya da götürmektedir:
XI. yüzyılın 2. yarısında, Oğuzca dil yapısı ve tarihî geliĢme koĢulları açısından Eski Türk yazı dilinde (Köktürk-Uygur dönemi) görülen “belirtiler” niteliğindeki özelliklerinden sıyrılarak yerli ağız özelliklerinin ağır bastığı belirgin bir yapıya sahiptir. Belki de bir yazı diline doğru uzanma çabasındadır. Ne var ki yine de kendi baĢına bağımsız bir siyasi varlık gösteremediği için az çok o dönem siyasi, sosyal ve kültürel Ģartlarının etkisi altında yol almaktadır.
Karahanlı Devleti‟nin sınırları içindeki Sirderya bölgesinde yüksek kültürlü yerleĢik bir Yabgu Devleti kurmuĢ olan Oğuzlar, bu bölgede bir izolasyona uğramıĢ olduklarından, bir yandan kendi dil yapılarını gün ıĢığına çıkarma yönünde yol alırken bir yandan da verilen dil açıklamalarından da görüldüğü üzere Karahanlı yazı dilinin
22 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
etkisinde kalmıĢlardır. Bu etki Oğuz Türkçesi temelindeki değiĢim ve geliĢmelere yer yer Karahanlı Türkçesi kanalı ile Doğu Türkçesi‟nin de etkisini katmıĢ görünüyor. Daha sonraki bir dönemi temsil eden Harezm Türkçesinden baĢlayarak Horasan‟daki Büyük Selçuklu, Anadolu‟daki Anadolu Selçuklu Devletleri dönemlerini içine alan ve XII- XIII. yüzyıl eserleri olarak kabul edilen; ayrıca yapılarındaki olġa/bolġa veya olġay/bolġay Ģekilleri dolayısıyla “karıĢık dilli eserler” diye adlandırılan belirli sayıdaki eserlerin dili, temel yapısını bu dönemden almıĢ görünüyor. Eğer bir benzetme yapmak gerekirse, bu durum çok güçlü bir kaynaktan beslenerek akan bir ırmağa, daha sonra baĢka bir kaynaktan gelen ve daha farklı görüntüler taĢıyan bir baĢka suyun kavuĢması gibidir. Oğuzca, VI- XI, XII. yüzyıllar arasında geçirdiği değiĢme ve geliĢmelerle kendine özgü lehçe yapısını ortaya koymaya çalıĢırken Karahanlı döneminde yer yer Doğu Türkçesinin etkisine de uğramıĢ olduğundan, onun dil yapısında ister istemez bu etki de bir süre varlığını göstermiĢ bulunuyor. Ancak, ilerideki açıklamalarda görüleceği üzere XII-XIII. yüzyılların Horasan ve Anadolu Selçuklu Türkçesinde kendini açığa vuran bu etki, XIII. yüzyıllardaki yoğun Oğuz göçlerinin yol açtığı oluĢma sürecinde yazı dilini konuĢma dili temelinde Ģekillendirme yönündeki değiĢim ve geliĢmelerle Anadolu bölgesinde devreden çıkmıĢtır. 3. XI- XIII. Yüzyıllarda Oğuzca Bu yüzyıllar arasındaki Oğuzca, Oğuzların oturdukları coğrafi bölge dikkate alınınca: A. Harezm bölgesinde Oğuzca, B. Horasan ve Anadolu‟da, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları döneminde Oğuzca olmak üzere ayrı ayrı ele alınmalıdır. A. Harezm Bölgesinde Oğuzca Sirderya bölgesinde oturan Oğuzlar, bir süre sonra Ceyhun Irmağı ile Hazar Denizi arasındaki Harezm bölgesine kadar uzanarak burada da varlık göstermiĢlerdir.
Harezm Türkçesi, XIII. yüzyılda Harezm ile ona bağlı AĢağı Sirderya (Seyhun) Irmağı bölgesinde, Karahanlı yazı dili geleneğine bağlı olarak etnik yapısındaki karma nitelik dolayısıyla, aynı zamanda Oğuz-Kıpçak lehçelerinin de etkilerini içine alarak kurulup geliĢen yazı dilinin adıdır (Korkmaz 2007, s. 54). Önceleri Ġran asıllı unsurların bulunduğu Harezm bölgesi, daha sonra 1017 tarihinde
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 23
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Gazneli Mahmud tarafından fethedilerek Gaznelilerin eline geçmiĢti. Gazneliler döneminde bu bölgenin idaresi Türk asıllı valilere verildiği için bölgeye fiilen Selçuklular egemen oldukları gibi; Oğuz, Kıpçak, Kanglı, Kalaç, Kimek gibi öteki Türk boylarına bağlı pek çok halkın da gelip burada yerleĢmesi ile bölge XI.-XII. yüzyıllarda iyiden iyiye TürkleĢmiĢ bulunuyordu. Siyasi bakımdan kuzeyindeki Altınordu‟ya bağlı olan Harezm‟in konumuz yani dil tarihi açısından taĢıdığı önem, bir yandan Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine uzanan geçiĢi sağlarken bir yandan da Oğuz ve Kıpçak unsurlarının yoğunluğu nedeniyle bu lehçelere bağlı yeni yazı dillerinin oluĢmasına beĢiklik ve kaynaklık etmiĢ olmasıdır. Bu dönemde Oğuzca daha önceki dönemlerde olduğu gibi öteki yazı dillerinin etkisinde kalma yerine, artık kendi varlığını hissedilir derecede ortaya koymuĢ ve doğrudan doğruya Harezm Türkçesini temsil eden Kısasü‘l-enbiya, Nehcü‘l-feradis, Muînü‘l-mürîd gibi eserler üzerinde de etkisini göstermeye baĢlamıĢtır. Hattâ bu etkiyi az çok önceki Karahanlı Türkçesini temsil eden Kutadgu Bilig ve Atabetü‘l-Hakayık gibi eserlerde de görmekteyiz (Gülsevin 2003- 2007, s. 166). Gerçi Harezm Türkçesi döneminde, elimizde yine doğrudan doğruya Oğuz Türkçesi ile yazılmıĢ ve yazılıĢ yerleri belli eserler yoktur. Ancak, görülen odur ki Harezm dönemi Oğuzcası, ilk aĢamada öteki eserleri etkileme yoluyla artık bağımsız bir yazı diline doğru uzanma yönünde bulunmaktadır.
Oğuzcanın bu dönemde yazı dili ürünlerine geçmiĢ ilk belirtilerini XII. yüzyıl eseri olarak kabul edilen ve tek yazma nüshası Leningrad Asya Müzesi‟nde bulunan Anonim Kur‘an Tefsiri‘nde buluyoruz. Karahanlı Türkçesinden Harezm Türkçesine geçiĢ döneminde yazılan ve Karahanlı Türkçesine daha yakın olan bu eserin sözlüğünü hazırlamıĢ olan A. K. Borovkov3, örnekler sıralayarak eserde daha yazılıĢ döneminde bu Oğuz tabakasının varlığına iĢaret etmiĢtir.
Harezm Türkçesinin temel eseri niteliğindeki Nehcü‘l-Feradis‟te Eski Türkçeden beri kullanılagelen u-, u-ma- yeterlik fiilleri yerine bil- yardımcı fiilinin (men ķıl-u bilür 304-1) birinci ve ikinci Ģahıs zamirlerinin ilgi durumu çekimlerinde +nIñ eki yerine +Iñ/+Uñ ekinin (men+iñ, siz-iñ); Karahanlı Türkçesindeki –gIl/-Iñlar, -IñIz emir eki yerine fiil kökünün –Iñ‟lı biçiminin (bar/bar-ıñ, ķıl/ķıl-ıñ); anlatılan geçmiĢ zaman için –(y)Ip-tur yanında yaygın olarak -mIş
3 Leksika Sredmeasiatskogo Tefsira, XII-XIII. yy. “Orta- Asya Tefsiri Sözlüğü” Moskva 1963, s. 12; Türkçe Çev . H. Ġ. Usta-E. Amanoğlu, Orta Asya‘da Bulunmuş Kur‘an Tefsirinin Söz Varlığı (XII-XIII. yüzyıllar), TDK. yay., Ankara 2002, s. 18,19.
24 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
ekinin de kullanılması; nadiren –DAçI gelecek zaman ekinin yer alması; olumsuz geniĢ zaman çekimi için –mazmen(aymasmen) yanında yer yer –mAn (buz-man, ķılu-bil-men) gibi Oğuzca Ģekillerin görülmesi (Gülsevin 2003-2007, s. 166-173) gibi. Bunlara söz varlığındaki ingen, öz/kendü, bul-/tap- sözleri ile kapalı ė, yer yer son ses -ġ/-g ünsüzünün düĢmüĢ olması gibi birkaç ses bilgisi özelliği de eklenebilir (Gülsevin agm., s. 171-174). Harezm Türkçesi‟nin Oğuz lehçesinin etkisinde kalan önemli eserlerinden biri de Mu‘inü‘l-Mürîd‟dir. Ġslam adında fıkıh bilgini bir yazarın elinden çıkmıĢ dinî nitelikte bir eser olan Muînü‘l-Mürîdin yazılıĢ tarihi H. 713 (M. 1313) yılıdır. Yani XIV. yüzyılın ilk yıllarıdır. Eser üzerinde yapılan incelemeler ortaya koymuĢtur ki, bu eser Oğuz ve Kıpçak Türkçeleriyle yerli ağızların etkisi altında geliĢen Harezm Türkçesiyle yazılmıĢtır. Bu nedenle eserin dilinde Harezm Türkçesine özgü özellikler ile Oğuz ve Kıpçakça unsurların çokça geçtiği görülür. Ayrıca Muînü‘l-Mürîd‟de Nehcü‘l-Ferâdis‟e oranla Oğuz ve Kıpçak lehçelerine özgü unsurlar daha ağır basmaktadır (Ayrıntı için Toparlı-ArgunĢah 2008, s. 33-35‟e bkz.). Bu konuda elbette daha baĢka örnekler de gösterilebilir. Harezm Bölgesi siyasi açıdan Oğuzların bağımsız bir devlet hâlinde olmasa da sosyal yapıda ağırlıklarını hissettirdikleri bir bölgedir. Yukarıda iĢaret edildiği üzere bu bölgede ve bu dönemde, Oğuzca olmayan eserlerde bile Oğuzca özelliklerin yer almıĢ olması, onların bu dönemdeki ağırlıkları ile orantılı olsa gerektir. Öte yandan XII-XIII. yüzyıllar arasına giren tarihî devirde, Kıpçaklarla birlikte Oğuzların da önemli bir bölüğünün Hazar‟ın güneyinden baĢlayan göçlerle Mısır ve Suriye coğrafyasında oluĢturdukları Kölemenler Devleti de üzerinde durulmaya değer bir dönemdir. B. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçukluları Döneminde Oğuzca (XI.-XIII. Yüzyıllar Arası) XI-XIII yüzyıllar arasında Batı Türkistan‟dan yani Aral Gölü çevresi ve Sirderya havzası ile Harezm bölgesinden Horasan‟a ve Anadolu‟ya gerçekleĢtirilen yoğun nitelikteki Oğuz göçleri, 1040 yılında Horasan‟da Büyük Selçuklu Devleti‟nin kuruluĢunu, 1071 Malazgirt SavaĢı ile de 1077 yılında Anadolu‟da bağımsız bir Anadolu Selçuklu Devleti‟nin kuruluĢunu sağlamıĢtır. Selçuklu ailesinin yönetiminde artık Oğuz Türkleri bu iki coğrafyada bağımsız birer devlet yapısına kavuĢmuĢlardır. Bu dönemde konuya Oğuz Türkçesi açısından baktığımızda Ģu hususlar dile getirilebilir:
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 25
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
O dönemin siyasi ve sosyal koĢulları dolayısıyla bilindiği üzere her iki devlette de resmi dil Farsça‟dır. Din alanındaki otorite dolayısıyla din dili, bilim dili ve dıĢ yazıĢmalar dili olarak da Arapça geçerlidir. Halkın dili Oğuzcadır ve bu Oğuzca Horasan‟dan Anadolu‟ya kadar yayılmıĢtır. Bu dönemde özellikle XII. yüzyılın 2. yarısında Oğuzcanın bir yazı diline doğru dönüĢme çabaları henüz emekleme döneminde olmalıdır. XIII. yüzyılda yalnızca halk için yazılan basit içerikli konular ile dini esasları ve tasavvuf ilkesini halka açıklamak üzere yazılan bazı Türkçe eserler ve bazı halk edebiyatı ürünleri göze çarpıyor. Ġleride Eski Anadolu Türkçesi üzerinde dururken Selçuklu Döneminde yazılmıĢ olan Oğuzca eserlere ayrıca iĢaret edilecektir. Ancak biz burada Selçuklu dönemlerini temsil ettikleri görüĢünde olduğumuz karıĢık dilli eserler konusuna değinmek istiyoruz. Elimizde, genellikle üzerlerinde yazılıĢ tarihleri ve yazıldıkları alanlar belli olmayan ve araĢtırıcılar tarafından XII. yüzyılın 2. yarısı ile XIII. yüzyılın ilk yarısına sokulan Ali‟nin Kıssa-i Yûsuf‟u (yazılıĢ tarihi bilinen tek eser M. 1233), Behcetü‘l-Hadâıú fi Mev‗izetü‘l-Halâik, Kuduri Tercümesi, Kitâbü‘l-Ferâiz gibi bazı eserler vardır. Bu eserlerin dil yapısı Oğuzca özellikler yanında Doğu Türkçesine özgü birtakım dil özellikleri de taĢıdığı ve fiil yapısında olġa/bolġa veya olġay/bolġay Ģekilleri yer aldığı için “karıĢık dilli eserler” diye adlandırılmıĢtır. Söz konusu eserlerde Doğu Türkçesine özgü özellikler ile Oğuz Türkçesine özgü özelliklerin iç içe geçmiĢ olması, bu eserlerde yer alan özelliklerin Eski Türk Yazı dilinden yeni bir yazı diline daha doğrusu Oğuzcaya geçiĢ dönemini temsil eden özellikler midir? Yoksa bu eserlerin farklı bölgelerde kopya edilmiĢ olmasından kaynaklanan ve söz konusu eserlere, müstensihler yani o eserleri kopya edenler eliyle sonradan yansımıĢ olan özellikler midir, konusunda görüĢ ayrılıkları ortaya çıkmıĢtır.
KarıĢık dilli eserlerin Eski Türk Yazı dilinden yeni bir yazı diline, daha doğrusu Oğuzcaya geçiĢ dönemini temsil eden nitelikte eserler olduğu görüĢü yaygındır (Rahmetî, Buluç, Korkmaz, Canpolat). Buna karĢılık ġ. Tekin‟in temsil ettiği görüĢ (Tekin 1973-74, s. 59-157), bu türlü eserlerde görülen ikili oluĢumun Oğuzcanın organik yapısına bağlı özellikler olmayıp ya o eserlerin farklı bölgelerde kopya edilmiĢ olmasından kaynaklanmaktadır, yahut da Türkistan‟dan gelmiĢ bazı kiĢilerin ağız özelliklerinin etkisine dayanan (Korkmaz 2005/I, s. 297-300 bkz.) özellikler olduğu yönündedir.
Yazıldıkları dönemden sonraki yüzyıllarda kopya edilen eserlerde görülen değiĢmeler ile Selçuklu döneminde ġeyyat Hamza‟nın Doğu Türkçesine yaklaĢan Ģiirleri, Mevlâna‟da görülen Doğu Türkçesine ait özellikler ve hatta XIV. yüzyılda Kadı
26 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Burhaneddin‟in Doğu Türkçesi‟ni takliden yazdığı Ģiirler (Yücel, 2004, s. 81-103) dikkate alınırsa ġ. Tekin‟in iddiası bir bakıma ve bir dereceye kadar doğru olabilir. Ancak, konuya bir de Oğuzcanın baĢlangıçtan ta XIII. yüzyıla kadar uzanan ve farklı coğrafyalarda az çok birbirinden farklı siyasi, sosyal, kültürel koĢullar altında yol açan değiĢim ve geliĢmeleri dikkate alınırsa, bu konuda daha dikkatli bir değerlendirme yapma gereği ortaya çıkar. Bilinen bir dilbilimi gerçeğidir ki her dil içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve kültürel koĢullara bağlı olarak sürekli bir değiĢim ve geliĢim içindedir. Yukarıdaki bölümde görüldüğü üzere, bu değiĢimi XI-XII. yüzyıllarda Sirderya bölgesindeki Yabgu Devleti döneminde Oğuz Türkçesi de yaĢamıĢtı. Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları döneminde devletin halkla olan iliĢkilerinde ve halka seslenen basit içerikli dinî ve destanî eserlerde Türkçe kullanıldığına; o dönemdeki Oğuz Türkçesi de XI. yüzyılda batıya uzanan göçler yoluyla gelen Harezm ve Seyhun bölgesi Oğuzcası olduğuna göre, Oğuzcanın XI-XIII. yüzyıllar arasında böyle bir süreçten geçmiĢ olması olağandır. Yadırganacak bir durum söz konusu değildir. KaĢgarlı‟nın XI. yüzyılın 2. yarısında Oğuzca için verdiği bilgiler, o dönemde Karahanlıların batı kesimini oluĢturan Oğuzların Seyhun bölgesinde kurdukları izolasyona uğramıĢ Yabgu Devleti ile o bölgedeki göçebe Oğuzların dili olmalıdır. Batıya aktarılan dil her hâlde bu Oğuzcadır. Biz özellikle Horasan Selçukluları dönemini temsil eden bu dili vaktiyle “Selçuklu Oğuzcası” veya “Doğu Oğuzcası” diye adlandırmıĢtık (Korkmaz 1973, s. 57; 2005/I., s. 198). KaĢgarlı‟nın Oğuzca için verdiği özelliklerden Doğu Türkçesine ait olanların, karıĢık dilli eserlerde yer alan Doğu Türkçesine ait özellikler ile örtüĢmesi ve ayrıca G. Doerfer‟in yaptığı araĢtırma sonuçlarına göre (1977, s. 127-204: Das Chorasan Türkische), bu özelliklerin günümüz Horasan Türkçesine kadar uzanmıĢ bulunması, ġ, Tekin‟in görüĢünü bu acıdan çürütmekte ve Oğuzcanın XI-XIII. yüzyıllar arasında böyle bir süreci de yaĢamıĢ olduğuna iĢaret etmektedir. Bu süreç elbette geçici olmuĢtur. Çünkü Doğu Türkçesine ait özellikler, Oğuzcanın kendi yapı ve iĢleyiĢinden değil, Karahanlı Türkçesinin etkisinden gelen özelliklerdir. Bu nedenle de Oğuzcaya özgü özellikler ile kaynaĢamamıĢtır, zamanla yadırganmıĢtır. Nitekim XIII. yüzyıldaki çok yoğun Oğuz göçleri ile Anadolu‟nun iyiden iyiye TürkleĢmesi sonunda bütünüyle Oğuzcanın konuĢma dili temelinde yol alan yazı dili, bu yan etkileri kısa zamanda silip yok etmiĢtir. 4. XIII-XV. Yüzyıllarda Oğuzca ve Anadoluda Türk Yazı Dilinin Kuruluşu
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 27
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Oğuz Türkçesinin XI. ve XIII. yüzyıllardaki yoğun göçlerle baĢlıbaĢına bağımsız ve katıksız bir yazı dili durumuna geldiği bölge Anadolu bölgesidir. Genellikle XIII. yüzyıldan XV. yüzyıl ortalarına kadar süren bu dönem, bildiğimiz gibi Eski Anadolu Türkçesi veya Eski Türkiye Türkçesi diye adlandırılır. Eski Anadolu Türkçesi niteliği bakımından Oğuzcanın tarihî geliĢme süreçleri içinde çok önemli bir dönüm noktası oluĢturur. Çünkü Oğuz yazı dilinin bundan sonraki geliĢme ve dallanmalarında bir temel olma görevi yüklenmiĢtir.
Eski Anadolu Türkçesi (kısaca EAT.), kendi içinde üç alt döneme ayrılır. Bunlar:
A. Selçuklu dönemi Türkçesi,
B. Beylikler dönemi Türkçesi,
C. Osmanlıcaya geçiĢ dönemi Türkçesi,
D. Osmanlı Türkçesinden Türkiye Türkçesine uzanan alt dönem ve süreçler.
A. Selçuklu Dönemi Türkçesi
Yukarıda belirtildiği üzere, Anadolu Selçuklu Devleti‟nin resmi dili Farsçadır. Din dili, bilim dili ve dıĢ yazıĢmalar dili olarak da Arapçanın önemli bir yeri vardır. Ancak Selçuklu halkı Türkçe konuĢtuğu için devletin halkla olan iliĢkilerinde Türkçe geçerlidir. Ayrıca halka sıradan dinî bilgiler vermek ve tasavvuf ilkelerini halk arasında yaymak amacı ile yazılan eserlerin dili de Türkçedir. Bunlara destanî nitelikteki eserler ile bazı halk edebiyatı ürünleri de katılabilir. Ahmed Fakih‟in Çarhnâme‘si ile Kitâbu Evsaf-ı Mesacidi‘ş-Şerife‟si, Hoca Dehhanî‟nin manzumeleri, ġeyyat Hamza‟nın Yusuf ve Zeliha‟sı ile Dâstân-ı Sultan Mahmud mesnevîsi, Mevlana ve Sultan Veled‟in Türkçe beyit ve manzumeleri ile Yunus Emre‟nin Divan‟ı ve Risaletü‘n-nushiyye adlı ahlakî nitelikteki mesnevîsi günümüze kadar gelebilmiĢ olan Selçuklu dönemi eserleridir.
Bu döneme ait eserlerden bir kısmı da bize kadar ulaĢamamıĢtır. Varlıkları bazı kaynaklarda verilen bilgilere ya da bunların XIII. yüzyıldan sonraki kopyalarına dayanmaktadır. Bunlar ġeyyat Ġsa‟nın Salsalnâme‟si, yazarı bilinmeyen Şeyh San‗an Hikâyesi, Anadolu‟daki Ġslam fetihlerini iĢleyen Battalnâme, destanî bir roman niteliğindeki Dânişmentnâme gibi eserlerdir. Bu eserlerin günümüze kadar gelememiĢ olmaları Haçlı Seferleri ile XIII. yüzyıl Moğol akınının Anadolu‟da verdiği yıkıma bağlanabilir.
Bundan önceki bölümde üzerinde durduğumuz karıĢık dilli eserler grubuna giren Ali‟nin Kıssa-i Yûsuf‟u ile Behçetü‘l-hadâiķ fi
28 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
mev‗izetü‘l-ħalâik, Kudurî Tercümesi gibi karıĢık dilli eserleri de Anadolu bölgesine sokan dilcilerimiz vardır. Her ne olursa olsun Selçuklu dönemi Oğuzcanın bir yandan konuĢma dilinden yazı diline uzanan bir köprü, bir geçiĢ, bir yandan da Arapça ve Farsça ile mücadele dönemi olduğu için sonuç olarak ortaya koyduğu eserlerin sayısı oldukça sınırlıdır.4 B. Beylikler Dönemi Türkçesi Bu dönem Anadolu‟da eski Doğu Türkçesinin kalıntılarından da ayıklanmıĢ Oğuzcaya dayalı yepyeni bir yazı dilinin kuruluĢ dönemidir. Anadolu Selçuklu Devleti‟nin yıkılıp parçalanmasından (M. 1307) oluĢan Anadolu Beylikleri dönemini temsil eder. Zaman bakımından XIII. yüzyıl sonlarından XV. yüzyıl baĢlarına, yani Osmanlı Beyliği‟nin öteki Beyliklerin varlığına son veren güçlü bir devlet durumuna geçiĢine kadar uzanır. Ancak, Selçuklu Türkçesinin bitiĢi ile Beylikler dönemi Türkçesinin baĢlangıcını birbirinden kesin sınırlarla ayırmak mümkün değildir. XIII. yüzyıl sonu, bu iki dönemi birbirine kaynaĢtıran bir halka durumunundadır (Korkmaz 2005/I, s. 541). XIII. yüzyıldaki Moğol akınından önce, Anadolu Selçuklu Devleti‟ne sınır boyu çarpıĢmalarında uç beyleri görevini yüklenen Türkmen Beyleri Moğol egemenliği altına giren devletin parçalanması üzerine, bulundukları bölgelerde bağımsızlıklarını ilan ederek Anadolu Beylikleri dönemini baĢlatmıĢlardır. Ġçlerinde en güçlüleri; Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Osmanoğulları, Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Menteşoğulları olmak üzere batıdan doğuya, kuzeyden güneye yirminin üzerinde Anadolu Beyliği vardır (Ayrıntı için Korkmaz, 2005/ I, s. 68-74).
Bu beyliklerinden her birinin baĢında bulunan, Arap ve Fars kültürüne de pek aĢina olmayan Türkmen beyleri, bilinçli bir tutumla Türkçeye sarılmıĢlardır. Bu nedenle Beylikler dönemi Oğuzcanın Ģimdiye kadarki dönem ve süreçlerinden farklı olarak Anadolu‟da aynı zamanda Arap ve Fars dillerine karĢı Türkçeyi egemen kılma mücadelesinin verildiği bir dönemdir. Karamanoğlu Mehmet Bey‟in 1277 yılında, Selçuklu Sultanından Konya‟yı aldıktan sonra topladığı divanda verdiği “Şimden girü hiç kimesne kapuda ve dîvanda ve mecâlis ve seyranda Türk dilinden gayrı dil söylemeye‖, ―defterleri
4 Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Z. Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar I ( TDK. Yay. 2. baskı Ankara 2005), s. 268-273, 274-286, 296-303, 537-54, 537-540; M. Özkan, Türk Dilinin Gelişme Alanları ve Eski Anadolu Türkçesi, Filiz Kitabevi, Ġstanbul 2000, s. 59-68; G.Gülsevin-E.Boz, Eski Anadolu Türkçesi, Gazi Kitabevi; Ankara 2004, s. 56-62.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 29
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
daħı Türkçe yazalar‖ Ģeklindeki buyruğu aynı zamanda öteki Türkmen Beylerinin de düĢünce ve tutumlarına tercüman olan bir buyruktur (Ayrıntılı bilgi için Korkmaz 2005/ I, s. 424-428).
ĠĢte bu bilinçli tutum dolayısıyladır ki beylik merkezlerindeki saraylarda kısa zamanda Oğuzca temelinde dil, edebiyat, düĢünce, bilim ve kültür hayatı açısından yeni bir filizlenme dönemini baĢlamıĢtır. Bu filizlenme kısa sürede geliĢerek telif, tercüme, ve uyarlama yolları ile meyvelerini çok yönlü yığınlarca eser hâlinde ortaya koymuĢtur. Hayatı XIV. yüzyıl baĢına da taĢan ve edebî gücü ile daha sonraki yüzyılları da etkileyen Yunus Emre baĢta olmak üzere GülĢehrî, ÂĢık PaĢa, Elvan Çelebi, Hoca Mes‟ud, Süle Fakih, ġeyhoğlu (Sadrüddîn) Mustafa, Kul Mes‟ud, Tutmacı, Ahmedî, Yusuf Meddah, Erzurumlu Darir, Ġshak bin Murâd, Hatiboğlu, Işknâme adlı eserin sahibi Mehmet gibi Ģahsiyetler bu dönemi temsil eden, önemli manzum ve mensur eserler ortaya koymuĢ olan değerlerdir.5 C. Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Bu dönem Anadolu Beyliklerinin siyasi varlıklarına son verilip Osmanlı idaresinde birleĢtirildikleri dönemdir. XV. yüzyılın 2. yarısını kaplayan bu dönem, dil yapısı bakımından Eski Anadolu Türkçesini Osmanlı Türkçesine bağlayan bir geçiĢ evresi durumundadır. Dile Arapça ve Farsça kelimelerin girmesi ile varlık gösterir (Ayrıntı için Korkmaz, 2005/ I, s. 544-545).
Kendi içinde üç alt evre oluĢturmuĢ olan Eski Anadolu Türkçesi üzerine pek çok çalıĢma yapılarak eserler yayımlandığı, dil yapısı da ayrıntılı ölçülerle ele alınıp iĢlendiği için burada dönemin dil özelliklerine girmeyi gereksiz sayıyor, yalnızca bu konudaki çalıĢmalara gönderme yapmakla yetiniyoruz.6 Yalnız, dönemin bir özelliği olarak kısaca Ģu hususları da belirtmek isteriz: Bu dönemde Arap ve Fars dillerinden yapılan çeviriler yoluyla Eski Anadolu Türkçesine bazı Arapça ve Farsça sözler girmiĢse de bunların sayısı çok sınırlı ve oran bakımından bir sonraki dönemin Osmanlı Türkçesi ile karĢılaĢtırılmayacak derecede azdır.
Bir de XI-XIII. yüzyıllar arasındaki göçlerle Anadolu‟ya 24 Oğuz boyu dıĢında az sayıda Kıpçak, Çiğil, Kanglı gibi Oğuz dıĢı Türk boyları da göç etmiĢ oldukları ve 24 Oğuz boyu arasında KaĢgarlı Mahmut‟un da belirttiği üzere (Atalay yay. 1992, C. I, s. 29-
5 Bu dönemi temsil eden eserler ve diğer Ģahsiyetler için Z. Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar I (TDK Yay. 2005) s. 541-545; M. Özkan, age., s. 75-79; G. Gülsevin-E. Boz, age., s. 63-73‟e bkz. 6 Z. Korkmaz, age., s. 545-561; M. Özkan, age., s. 91-154; G. Gülsevin- E. Boz, age., s.77-160.
30 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
30, 55), baĢlangıçtan beri birtakım ağız ayrılıkları bulunduğu için EAT ile yazılan eserlerin dil yapılarında, bu durumdan kaynaklanan ağız ayrılıkları da söz konusudur.7
Görülüyor ki Eski Anadolu Türkçesi, Oğuzcanın tarihî geliĢme süreçleri açısından dil tarihimizde çok önemli bir dönüm noktası oluĢturmuĢtur. Çünkü yukarıda kısaca iĢaret edildiği üzere, bu dönemde Oğuzca bir yandan konuĢma dilini yazı diline dönüĢtürme mücadelesi verirken bir yandan da Selçuklu Türkçesindeki Doğu Türkçesinden gelme bazı kalıntılardan ayıklanmıĢtır. Ayrıca, Arapça ve Farsçaya karĢı da bilinçli bir mücadele vererek doğrudan doğruya Oğuz lehçesine dayalı bir yazı dili oluĢturulabilmiĢtir. Böylece bu dönemde Oğuz Türkçesi, çeĢitli siyasi, sosyal ve kültürel etkiler altında VI.- XIII. yüzyıllar arasındaki belirsizlikten ve sisli yapıdan sıyrılarak bağımsız ve zengin bir yazı dili hâlinde varlığını ortaya koyabilmiĢtir. Ayrıca, bu dönem Oğuz Türkçesinin gittikçe güçlenerek daha sonraki dallanmasında da bir temel oluĢturan görev yüklenmiĢtir. Bölgeye, zamanı ve çeĢitli koĢullara bağlı değiĢme ve geliĢmelerle Osmanlı Türkçesinden baĢlayarak8 Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Güney Kırım Türkçesi, Kuzey Kıbrıs Türkçesi ve Gagavuzca gibi lehçe kollarını içine alan Güney-Batı Türk lehçeleri grubunun oluĢmasında da EAT temel olma görevi yüklenmiĢtir. Günümüz Türkiye Türkçesi ağızlarının oluĢmasında da yine temel dayanak Eski Anadolu Türkçesidir. Ç. Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesine Uzanan Süreçler Anadolu‟daki Türk yazı dilinin genel çizgiler ile XVI. yüzyıldan XX. yüzyıl baĢına, Millî Edebiyat dönemine kadar uzanan devresi yeni bir aĢama, dolayısıyla yeni bir süreç oluĢturur.
Bu dönemde, yazı dili, o devrin kültür yapısını oluĢturan etkenlerden dolayı yoğun ölçüde Arap ve Fars dillerinin etkisinde kalmıĢ; bu dillerden hayli söz varlığı ve ekler almıĢtır. Saray ve aydınlar topluluğunda Osmanlı-Ġslâm sisteminin egemen olması, “klasik devir” ve Osmanlıca diye adlandırılan bu dönemin dilini Eski
7 Bu konuda ayrıntılı bilgi için L. Karahan, “Eski Anadolu Türkçesinin KuruluĢunda Yazı Dili Ağız ĠliĢkisi”, Turkish Studies, Vol. I/ 1 Summer 2006, s. 1-12; G. Gülsevin, “Eski Anadolu Türkçesi Ağızları Üzerine”, VI Uluslararası Türk Dili Kurultayı, TDK, Ankara, 2008, (baskıda); H. Develi, “Eski Türkiye Türkçesi Ağızlarının Sınıflandırılması”, Turkish Studies, Vol. 3/3, Spring 2008, s. 213-230; Z. Korkmaz, “Anadolu ve Rumeli Ağızlarının Dayandığı Temeller”, TDAY Belleten 2007/1 (baskıda) bkz. 8 Osmanlı Türkçesinin ayrıntıları için M. Özkan, age., s. 41-45 bkz.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 31
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Anadolu Türkçesinden kesin sınırlarla ayırmıĢ ve karma bir yazı dili biçimine sokmuĢtur. Her ne kadar Osmanlı Türkçesi edebiyat, bilim, sanat vb. alanlarda büyük bir geliĢme göstererek üstün düzeyde, iĢlenmiĢ bir yazı dili durumuna ulaĢmıĢ ise de bu durum Türkçenin aleyhine yol alan bir geliĢme olmuĢtur. Üstelik yazı dili ile konuĢma dili kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıĢtır. Osmanlı Türkçesinin XX. yüzyıldaki Türkiye Türkçesine uzanan, bir sadeleĢme döneminden de geçmiĢ olan 1860-1911 yılları arasındaki aĢamaları, kendi içinde Tanzimat Dönemi Osmanlıcası, Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âti Dönemleri Osmanlıcası gibi alt basamaklara ayrılmıĢtır (Ayrıntılı bilgi için Korkmaz 2005/I, s. 561-574). D. Türkiye Türkçesi Oğuzcanın tarihî geliĢme süreçleri içinde en son halkasını oluĢturan Türkiye Türkçesi, günümüz T.C. sınırları içinde konuĢma ve yazı dili olarak kullanılan Türkçeye verilen addır. Türkiye Türkçesi, niteliği bakımından dilde milliyetçilik akımının ürünüdür. Osmanlı yazı dilini konuĢma diline yaklaĢtırma, daha doğrusu, konuĢma dilinden yeni bir yazı dili yaratma atılımı ile oluĢtuğu için baĢlangıcı Yeni Lisan (1911) hareketine kadar uzanır. 2. MeĢrutiyet (1908) ile Cumhuriyet (1923) arasındaki bu dönem, çeĢitli fikir akımları içinde milliyetçiliğin dilde ve edebiyatta ağır bastığı bir dönemdir. Gerçi bu süreç içinde de daha önceki dil ve edebiyat hareketlerinin bir devamı olarak yine birbirinden farklı görüĢ ve uygulamaların yer aldığı görülmektedir. Ancak; dil, edebiyat, sanat ve üslup farklarından kaynaklanan bu görüĢ ayrılıklarına karĢın, bu dönemde dil konusu, tarihî ve sosyal gerçeklere uygun sistemli, bilimsel bir dava olarak ele alınıp yürütülmesindeki ilk baĢarıyı Yeni Lisan hareketine borçludur. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiği zaman, yazı dili ile konuĢma dili arasındaki açıklık epey kapatılmıĢ bulunuyordu. Bu kısa dönem 1911‟den 1932 yılına kadar uzanır.
1928 yılında Latin alfabesinin kabulü, 1932‟de de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (günümüz Türk Dil Kurumu)‟nun kurulması ve M. K. Atatürk‟ün Dil Devrimi‘ni baĢlatması ile Türkiye Türkçesi, dilin kendi kiĢiliğini ve tarihî zenginliğini ortaya koyacak yeni bir araĢtırma ve geliĢme programına bağlanmıĢtır. Bu program gereği, Türkçede eğreti kalmıĢ, dilin yapı ve iĢleyiĢine ters düĢen pek çok yabancı sözcük, tamlama ve kural dilden atılarak yerlerine halk ağızlarından ve eski eserlerden Türkçe karĢılıklar getirme yolu tutulmuĢtur. Terimleri TürkçeleĢtirme ve Türkçe eklerle kelime türetme iĢi de ilk kez bu
32 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
dönemde ele alınmıĢtır.9 Böylece Oğuz lehçesi yukarıdan beri özet olarak sıralanan birtakım tarihî değiĢme ve geliĢme süreçlerinden geçerek bugün Oğuzcaya dayalı yüksek düzeyde bir edebiyat, san‟at, bilim, felsefe ve kültür dili olma düzeyine ulaĢmıĢ bulunmaktadır. Bu geliĢmede, elbette dilin sistem yapısındaki özelliklerin ve Oğuzcadaki yaratma gücünün de önemli bir payı vardır.
Anadolu‟daki Oğuz Türklerinin XVI. yüzyıldan baĢlayıp Anadolu dıĢındaki bölgelerde daha sonraki yüzyıllara uzanan dallanmaları ile ortaya çıkan Kuzey ve Güney Azerbaycan lehçeleri ile Kuzey Kıbrıs, Kuzey Irak, Kuzey Suriye, Güney Kırım bölgelerindeki kolları, Balkanlarda uzun süre konuĢma dili olarak süregelen ve 1950‟de bir yazı dili durumuna gelen Gagavuzca ile Batı Türkistandaki Türkmen lehçesi için kaynaklarda yeterli bilgiler vardır.10 O nedenle burada ayrıntıya inmeyi gereksiz bulduk. Oğuz Türkçesinin bir dallanmadan geçen bu uzantıları, lehçe yapılarındaki bazı özellikleri körleĢtirip bazılarını canlı tutup koyulaĢtırarak kendilerine özgü birer lehçe niteliği kazanmıĢlardır. E. Türkiye Türkçesi Ağızları Yukarıda Osmanlı Türkçesinden söz ederken XVI. yüzyılda, bu yazı dilinin Ģekillenmesindeki farklılık dolayısıyla konuĢma dili ile yazı dilinin birbirinden ayrıldığını ve konuĢma dilinin XVI. yüzyıldan XXI. yüzyıla uzanan değiĢim ve geliĢmelerle bağımsız bir biçimde kendi doğrultusunda yol aldığını bildirmiĢtik. ĠĢte Türkiye Türkçesi çerçevesinde yeni bir seyir oluĢturan Türkiye Türkçesi ağızları, Anadolu ve Rumeli bölgelerinde yazı dili dıĢında kalarak yerli ağız ayrılıkları doğrultusunda geliĢmiĢ olan konuĢma dillerine ve bölge ağızlarına verilen genel addır.
Yukarıda Eski Anadolu Türkçesinden söz ederken belirtildiği ve KaĢgarlı‟nın da iĢaret ettiği üzere, Anadolu‟da yurt tutan 24 Oğuz boyu arasında baĢlangıçtan beri birtakım ağız ayrılıklarının bulunması ve buna Oğuzlarla birlikte veya daha sonraki dönemlerde
9 Ayrıntılı bilgi için, Z. Korkmaz, Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, Ank. Üniv. DTCF Yay., Ankara 1974, s. 38-119 ; “Dil Ġnkılâbının SadeleĢme ve TürkçeleĢme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, s. 4……………………………….: Z. Korkmaz 2005/I, s. 575-592. 10 - Bu konuda genel bilgi için A. Caferoğlu – G. Doerfer, “Das Aserbaldschanische” Fundamenta /I (Philologiae Turcicae Fundamenta: Türk Dilinin Temel Yapısı), 1959, s. 280-307; G. Doerfer, “Das Gagausische, Fundamenta I, Franz Steiner Verlag, s. 260-271; G. Doerfer, “Das Kırım Osmanische “, Fundamenta I, s. 272-280; N. Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri,TDK Yay., Ankara 1996; L. Bazin, Le Turkméne, Fundamenta I, s.308-317; A. Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Akçağ Yay., Ankara 2004, s. 433-434.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 33
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Anadolu‟da yerleĢmiĢ olan Kıpçak, Çiğil, Karluk vb. öteki boylara ait ağız özelliklerinin de eklenmesi ile, bugün Anadolu ve Rumeli bölgelerinde temel yapısı Oğuzca olan zengin görüntüler ile karĢılaĢıyoruz. Ayrıca, bu ağızlar, XVI. yüzyıldan beri yazı dilinin baskısından da uzak kalan değiĢim ve geliĢmelerle yol aldığı için bu ağızlarda ses ve Ģekil bilgileri ile söz varlığı açısından Oğuzcanın çok çeĢitli ve zengin özelliklerine rastlanmaktadır. Türkiye Türkçesi ağızları üzerindeki yayınlar ve bu ağızları bir sınıflandırma denemesinden geçiren çalıĢmalar (Karahan,1996 ve o eserde verilen bibliyografya), Oğuzcanın zengin yapısını çok yönlü olarak gözlerimiz önüne sermektedir. Bunun dıĢında Anadolu‟daki Oğuz Türkçesinden XVI. yüzyıldaki ayrılma ile yeni bir lehçe hâlinde kendini gösteren Azerbaycan Türkçesi ile ona bağlı ağızlar, yukarıda saydığımız lehçe kollarından Türkmencede yer alan ağızlar, Oğuzcanın dallanma yönündeki zenginliklerinin göstergesidir.
Konuyu sonuca bağlarken belirtmek isteriz ki VI. yüzyıldan XVI. yüzyıl baĢına kadar farklı coğrafyalarda, farklı siyasi, sosyal ve kültürel ortamlarda yol alarak ve bağımsız bir dil olma mücadelesi vererek günümüze ulaĢmıĢ; ayrıca, bir takım dallanmalara da uğramıĢ olan Oğuzca, yapısındaki zenginlik ve çeĢitlilikle bugün Türk dünyasını oluĢturan öteki Türk dili kolları ve lehçeleri arasında da Güney-Batı Türk Lehçeleri gurubu olarak kendisine önemli, ağırlıklı ve kapsamlı bir yer ayırmıĢ bulunmaktadır.
* * *
5. Milattan Önceki Dönemlerde Oğuzcaya İlişkin Görüşler
Yukarıdaki I. bölümde, milat yıllarından baĢlayarak çeĢitli coğrafyalarda birbirinden farklı Türk devletlerinin coğrafi ve siyasi sınırları içinde yahut da bağımsız birer devlet hâlinde varlık gösteren Oğuzların dili olan Oğuzcanın tarihî geliĢme süreçlerini, tarihî kaynakların verdiği olanaklara ve özellikle eldeki metinlere dayanarak ana çizgileri ile belirtmeye çalıĢtık. Ancak ilk Köktürk Devleti içinde yer aldığı bilinen Oğuzların buraya nereden geldikleri sorusu zaman zaman düĢüncelerimizi kurcalamaktadır. Oğuzlar, Köktürk tarihine gökten düĢercesine inmediklerine göre, bunların Hun Devleti yoluyla daha gerilere uzanan ve belki de baĢka bir adla baĢka bir Türk boyu veya boyları içinde yer alan tarihî akıĢları vardır diye düĢünülebilir. Hele 1922 yılından beri yapılan bazı araĢtırmalarda (Samoiloviç, Poppe, Räsänen, Sevortyan vb.), Altay dil birliğinden, Ana Türkçeden daha önceki bir dönemde (Ġlk Türkçe, Preturkic) ayrılmıĢ olan ÇuvaĢça ile Oğuzca arasındaki koĢutluklardan söz edilmesi (Gülsevin 2008, s. 162-179), dolayısıyla, ÇuvaĢçanın konuĢulduğu bölge ve dil
34 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
tarihindeki eskiliği dikkate alınınca, ister istemez Oğuzların ve Oğuzcanın tarihini milattan çok eski yüzyıllarda ve Yakındoğuda arama gereği ortaya çıkmaktadır. Elimizde ne yazık ki yalnız Oğuzların ve Oğuzcanın değil, Türkçenin de M.Ö. hayli gerilere giden dönemlerini içine alan belge ve bilgiler yoktur. Ancak, tarihî kaynaklardaki bilgilerden ve metinlerden yoksun olduğumuz bu dönem için arkeoloji kazılarında elde edilen buluntular ve bugün varlıklarını kaybetmiĢ olan Eski Çağ dönemine ait kavimlerle ilgili tabletler yardımı ile ulaĢılan bazı bilgiler, dolaylı olarak bize Türklerin ve Oğuzların M.Ö. 3500 yıllarındaki varlıkları ile ilgili ipuçları elde etmemizi sağlamaktadır. Oğuzcanın M.Ö.‟ki bin yıllara uzanan sürecini doğrudan doğruya var olan metinlerden değil de dolaylı yollardan edindiğimiz bilgiye ve bu konudaki bir teoriye dayandığı için, bu süreci 2. ve ayrı bir bölüm olarak sunmayı uygun bulduk. Bu konudaki bilgiler Ģu noktalarda özetlenebilir:
ÇeĢitli kaynaklardan ve özellikle Çin kaynaklarından alınan bilgilere dayanılarak Türk tarihi, Büyük Hun Devleti yoluyla Milattan birkaç yüzyıl öncesine kadar götürebiliyor. Yalnız 50-60 yıldan beri yapılagelen arkeolojik kazılar, bu kazıların ortaya koyduğu belge ve bilgiler, kazılarda çıkarılan tabletlerin çözümünden alınan sonuçlar ve bazı eski diller arasındaki karĢılaĢtırmalı araĢtırmaların ortaya koyduğu sonuçlar, Türk tarihini ve Türk dilini, en az M.Ö. 3000 yılına kadar götürebilmektedir. Türklük bilimi alanında çalıĢanların çok yakından bildikleri üzere, bizim en eski yazılı metinlerimiz durumunda olan Köktürk Yazıtları, söz varlığı, kavramlar ve dil özellikleri açısından hayli geliĢmiĢ, sanatlı, edebî bir dil yapısı sergilemektedir. Bu durumu göz önünde bulunduran ve bu dilin anlatım özellikleri açısından böyle bir düzeye gelebilmesi için ne kadar zaman geçmiĢ olması gerektiğini araĢtıran dilbilimciler, Türk dilinin yaĢı bakımından 2000 yıl daha gerilere götürülebileceğini belirtmiĢlerdir (Aksan 1975-76, s. 133-141). Biz yazılı devirlerdeki geliĢmelere kıyaslayarak Eski Türkçenin yaĢı (Korkmaz 1989-1994, s. 353-370; 2005/1, s. 217-231) konusunda yaptığımız bir araĢtırma ile bu sürenin 2500-3000 yıl daha gerilere götürülebileceği görüĢüne ulaĢtık. Bu konuda Türkçenin yaĢını dört bin hatta beĢ-altı bin yıla çıkaranlar da vardır (O. Sertkaya ve I. KormuĢin‟in bildirileri, 2007, baskıda), Talat Tekin, Hunların Dili (1993) adlı broĢürle, Çin‟in kuzeyinde Han sülalesi döneminde (M.Ö. 206- M.S. 220) 700 yıl süren bir imparatorluk kurmuĢ olan Hiyungnu‟lardan (Hunlardan ) kalmıĢ ve Çin ideogramları ile tespit edilmiĢ olan Hunca bir beyti okuma denemesi yapmıĢtır. M.S. 4. yüzyıla ait olan ve eski Hun
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 35
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Türkçesini yansıtan bu metin süike tıbkang bugukgı tuktang Ģeklinde ve “ savaĢa çıkın, Buguk‟u tutun” anlamındadır (age., s. 53).
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus da Türklerin ana yurdu ve en eski komĢuları konusundan hareketle yaĢını ele alan görüĢ ve değerlendirmelerdir. Bu konuda Afif Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular (1986) adlı eserinde, M.Ö. 4000‟den baĢlayarak Anadolu‟da çok güçlü bir kültür birliğinin olduğunu, bu kültürü yaratan halkın da Asyalı bir kavim olan ve dilleri Türkçenin de dahil olduğu Altay dillerine benzeyen Hurriler olduğunu, bu kültüre de Erken Hurri Kültürü adının verildiğini bildiriyor. Değerli Türkolog Marcel Erdal da “Türkçenin Hurriceyle PaylaĢtığı Ayrıntılar” aslı bildirisinde (2004, s. 929-937), arkeolojik verilere dayanarak Hurrilerin Yakın Doğu‟ya Ġran yoluyla M.Ö. 2000 yıllarında Orta Asya‟nın batısından geldiklerini ve dillerinin eklemeli ve Oğuzca ile akraba bir dil olduğu, dolayısıyla Hurrice ile Oğuzca arasında tarihsel ve coğrafi bir bağlantının bulunduğunu dile getirmiĢtir.
Ahmet Bican Ercilasun da “Türklerin Ana Yurdu ve En Eski KomĢuları” (2004, s. 33) baĢlıklı yazısındaki açıklamasında, M.Ö. 1500‟den daha eski dönemlerde, Doğu Anadolu‟da Hattiler, Hurriler ve Hurrilerin torunları olan Urartuların yaĢadığını ve Hint-Avrupalıların Anadolu, Ġran ve Hindistan‟a gelmelerinden önce Anadolu‟dan Kuzey Hindistan‟a uzanan bir eklemeli dil kuĢağının bulunduğunu belirtmiĢ ve bu dillerin Türkçe ile akrabalıkları üzerinde durmuĢtur.
Öte yandan Osman Nedim Tuna, Sümerce ile ilgili eserinde (1997, s. 5-15), Sümerce ile Türkçe arasında 169 kelimenin ortaklığını tespit etmiĢtir. Bu ortaklığı da kelime alıĢveriĢine bağlamıĢtır. Ayrıca Sümerce ile Türkçe arasında bazı eklerde de benzerlik olduğu tespit edilmiĢtir (Tosun-Yalvaç 1981). Bu tespitler, M.Ö. 3500 yılında Mezopotamya‟da yaĢayan Sümerlerin Türklere komĢu olduğu ve Türkçenin yaĢayan dünya dilleri arasında en eski yazılı metinlere sahip bir dil olduğunu ortaya koymuĢtur (Tuna 1997, s. 49 ve buradan aktarılarak Ercilasun 2004, s. 36). Sümerce ile Türkçe arasında ortaklaĢan hususlar, Türklerin ve özellikle Oğuzların XI. yüzyılda Anadolu‟ya göç etmeden önce ta M.Ö. 4000-3500 yıllarında Doğu Anadolu‟da Hurriler ve Mezopotamya‟daki Sümerlerle iliĢki ve bağlantıları bulunduğunu ortaya koymaktadır. Mezopotamya‟daki Sümerler ile Türkler arasındaki iliĢkiyi aydınlatacak nitelikte bir belge de Eski Çağ tarihi ile ilgili kaynaklarda yer almaktadır Anadolu‟da yapılan arkeoloji kazılarında, Hititlerin merkezi olan Hattuşaş (Boğazköy)‟ta bir arĢiv ele geçirilmiĢtir. Bu arĢivde, Mezopotamya‟da hüküm süren Akkad İmparatoru Sargon ‟un torunu Naram-sin‟e ait
36 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
Şartamhari Metinleri diye bilinen çivi yazılı metinler ele geçirilmiĢtir. Bu metinlerden öğrendiğimize göre Ġmparator Naram-sin, M.Ö. 3000 yılı sonlarında Doğu ve Güney-Doğu Anadolu bölgesini ele geçirmiĢtir. O zaman bu bölgede Ģehir devletleri hâlinde 17 krallık mevcuttur. Bunların listesi de verilmiĢtir. Bu Ģehir devletlerinin 15. sırasında Türki Kralı İlşu Nail yer almaktadır. Buradan anlaĢılıyor ki M.Ö. 3000-3500 yıllarında Doğu Anadolu‟da yurt tutmuĢ Türkler vardır. Her hâlde Türkler ile Sümerler arasındaki komĢuluk ve kültürel iliĢkilerde Türkler, Sümerlere birtakım kelime ve ekler vermiĢlerdir. (E. MemiĢ 2007, s. 21-28). Bu konuda tarih ve arkeoloji kaynaklarından elde edilen daha baĢka veri ve bilgiler de vardır. Yukarıdan beri yapılan açıklamalarla belirtmek istediğimiz husus, Türkçenin M.Ö. 3000-3500 yıllarına ve Orta Asya‟dan önce Anadolu‟ya kadar uzanmıĢ bir geçmiĢinin varlığıdır (Korkmaz 2010, s. 36-37). Türkçenin Milattan önceki birkaç bin yıla uzanan bu tarihî eskiliğine iĢaret ettikten sonra Ģimdi M. Erdal‟ın bir Yakın Doğu dili olan Hurrice-Oğuzca iliĢkisini ele alan teorisine dönelim: Erdal‟ın açıklamasına göre, Hurrice, Kuzey Irak, Suriye ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde bulunan, kaynakları M.Ö. 2300-1300 yılları arasına tarihlendirilmiĢ ve genellikle çivi yazısı ile yazılmıĢ olan bir dildir (2004/1 s. 930). Bu dilin sahibi Hurriler de M.Ö. 3000 yılına yakın bir zamanda, yani çeĢitli Ġranlı milletler daha Orta Asya‟ya gelmeden önce, Orta Asya‟dan Doğu Anadolu‟ya göç etmiĢlerdir (agm. s. 936). Hurrice ile Türkçe tipoloji, yani dil yapısı bakımından karĢılaĢtırıldığında, aralarında büyük ölçüde benzerlik ve tıpkılık tespit edilmektedir. Ayrıca Erdal burada Hurriler ile Oğuzlar arasında hem tarihî-coğrafi bir iliĢki hem Hurri-Oğuz adları arasında birbirine geçiĢ sağlayan bir benzerlik hem de mitolojik bir uyuĢma tespit ediyor. Tarihî-coğrafi iliĢki açısından kaynaklardan edindiği bilgiye dayanarak M.Ö. 4000 yıllarında Hurriler Aral Gölü çevresi ile bugünkü Türkmenistan ve Hazar Denizi‟nin güneydoğusundaki Gargan arasında oturmaktadırlar.
Hurri-Oğuz adları arasında birbirine geçiĢ sağlayan yakınlık konusunda da Ģu bilgileri vermektedir: Tibet kaynaklarında bir kavim adı olarak Hor sözü geçmektedir. Moriyasu (1980), daha erken yüzyıllarda Hor adının Orta Asya‟nın daha batısında oturan bir Türk kavmi için kullanıldığını belirtmiĢtir. Batı Türkistan‟da On-Ok‟ların oturduğu ve bunların Oğuzlar olduğu bilinmektedir (Adamoviç 1983). Ayrıca, kaynaklarda, Tibetlilerin Oğuzlara Hor dedikleri ortaya
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 37
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
çıkmaktadır. Daha sonra Hurri ve Oğuz sözleri arasındaki ses değiĢimlerine baĢvurarak sonuçta Oğuz ve Hurri adlarının aynı kökenden gelmiĢ olabileceğine iĢaret ediyor.
Hurriler ile Oğuzlar arasındaki muhtemel mitolojik iliĢkiye gelince: Bu konuda da Erdal, Osmanlıca sözlüklerde “tosun” yani “genç boğa” anlamı verilen Oğuz kelimesinin öküz ile bağlantısına ve Oğuz Kağan Destanı‟ndaki Oğuz‟un arkasında bir boğa sembolünün bulunduğuna iĢaret ettikten sonra “Hurri tanrılarının baĢı olan fırtına tanrısı Teşub‟un kutsal hayvanı boğadır. Ayrıca TeĢub‟un kendisi de boğadır” diyerek Oğuzların da Hurrilerin de millî adlarını totemleri olan boğadan aldıklarını belirtiyor (agm., s. 935-936).
Böylece, daha bir teori niteliğinde olsa da bu teori, tarihî kaynakların verdiği olanaklara dayanan değerlendirmelerle Oğuzlar ile Hurriler, Oğuzca ile Hurrice arasındaki benzerlikleri dile getirerek Oğuzların tarihi geçmiĢini M.Ö. 2300 yılına kadar götürebilmektedir.
KAYNAKÇA
ADAMOVĠÇ, M. (1983) “Die altem Oghusen”, Materialia Turcica 7/8, s. 26-50.
Ahmet Bican Ercilasun Armağanı (2008), Ankara, Akçağ yayınları.
AKSAN, Doğan (1975-1976), “Eski Türk Yazı Dilinin YaĢıyla Ġlgili Yeni AraĢtırmalar”, TDAY-Belleten, s. 133-141.
ATALAY, Besim (1940,1941), Divanü Lûgati‘t-Türk Tercümesi I, III, Ankara, TDK yayınları.
BANG, W.-Arat, R. Rahmetî (1936), Oğuz Kağan Destanı, Ġstanbul.
BAZĠN, L. (1953), “Notes sur les mots „Oğuz‟ et Turk”, Oriens G, s. 315-322.
BORAVKOV, A. K. (1963), Leksika Siredneaziatskogo tefsira XII-XIII vv., Moskva Akad. nauk SSSR (Türk. Çev. Usta, Halil Ġbrahim-Amanoğlu Ebülfez, Orta Asya‟da BulunmuĢ Kur‟an Tefsirinin Sözvarlığı XII-XIII. yüzyıllar, Ankara, TDK, 2001).
DEVELĠ, Hayati (2008), “Eski Türkiye Türkçesi Ağızlarının Sınıflandırılması” Turkish Studies, Vol. 3/3, s. 213-230.
DOERFER, Gerhard (1969), “Ġrandaki Türk Dilleri, Die Türksprachen Irans”, TDAY-Belleten, Ankara, TDK yay., s. 1-23.
38 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
DOERFER, Gerhard (1975-1976), “Das Vorosmanische (die Entwieklung der oghusischen sprachen von der Orchon inschriften bis zu Sultan Veled), TDAY-Belleten, s. 81-131. DOERFER, Gerhard (1977), “Das Chorasantürkische”, TDAY-Belleten, s. 127-204. ECKMANN, Janos (1996), Harezm, Kıpçak ve Çağatay Türkçesi Üzerine Araştırmalar (Yayıma haz. O. F. Sertkaya), Ankara, TDK yay. EKREM, MemiĢ (2007), Eskiçağ Türkiye Tarihi, Konya, Çizgi Kitabevi ERCĠLASUN, Ahmet Bican (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, Akçağ yay. ERCĠLASUN, Ahmet Bican (2008/2), “Oğuzlar ve Oğuz Adı Üzerine”, Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, Ankara, s. 226-233. ERDAL, Marcel (2004/a), A Grammar of Old Turkic, Leiden-Boston, Brill yay. ERDAL, Marcel (2004/b), “Türkçenin Hurrice ile PaylaĢtığı Ayrıntılar”, V. Uluslararası Türk Dili Kurultayı Bildirileri, Ankara, TDK yay., s. 929-938. ERGĠN, Muharrem (1970), Orhun Abideleri, Ġstanbul, MEB. yay. ERZEN, Afif (1986), Doğu Anadolu‘da Urartular, Ankara, TTK yay., s. 1-17. GABAĠN, A. (1938), “Briefe der uigurischen Hüen-tsang Biographie”, Berlin, SBAW 29, s. 371-415. GABAĠN, A. (1974), Alttürkische Grammatik, 3. Aufl. Wiesbaden, Harrasowitz. GOLDEN, Peter (2006), Türk Halkları Tarihine Giriş, (Çev. Osman Karatay), Çorum, Karam yay. GÜLSEVĠN, Gürer (2004), “Eski Türk Yazı Dilinde Oğuz Lehçesinin Ses, ġekil ve Söz Varlığı Unsurları”, Amanzholov Readings-2004: The International Science-Paractical Conference, s. 119-125. GÜLSEVĠN, Gürer – Boz, Erdoğan (2004), Eski Anadolu Türkçesi, Ankara, Gazi Kitabevi.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 39
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
GÜLSEVĠN, Gürer (2006), “Oğuzca Olmayan Türk Lehçelerindeki Oğuzca Unsurlar ve Bunlara Teorik Bir YaklaĢım”, Büyük Türk Dili Kurultayı Bildirileri, s. 75-92.
GÜLSEVĠN, Gürer (2007), Oğuzca Olmayan Tarihî Metinlerde Oğuzca Unsurlar ve Nehcü‘l-feradis Örneği” 46. Uluslararası Altaistik Konferansı (PĠAC), 22-27 Haz. 2003, Ankara, TDK yay. 2007, s. 163-175.
GÜLSEVĠN, Gürer (2008) “Eski Anadolu Türkçesi Ağızları Üzerine” VI. Uluslararası Türk Dili Kurultayı 2008, Ankara, TDK. yay. (baskıda).
HAZAĠ, G. y.-Zieme, P. (1970), “Zu einigem Fragen der Bearbeitung türkischen Sprachdenkmäler”, X.th meeting of the PIAC in Horsholm-Denmark 1968, AO 32, s. 125-140.
HEYET, Cevat (2008), Türk Dilinin ve Lehçelerinin Tarihî Seyri, Ankara, TDK yay.
KAFESOĞLU, Ġbrahim (1993), Türk Milli Kültürü, Ġstanbul, Boğaziçi yay.
KARAHAN, Leyla (1996), Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması, Ankara, Akçağ yay.
KARAHAN, Leyla (2006), “Eski Anadolu Türkçesinin KuruluĢunda Yazı Dili Ağız ĠliĢkisi”, Turkish Studies, Vol. 1/1, s. 2-12.
KAYMAZ, Zeki (2004) “Çağatay Türkçesindeki Oğuzca Unsurlar Üzerine”, Amanzholov Readings-2004: The International Science-Practical Conference, s. 204-209.
KORKMAZ, Zeynep (1971), “Eski Anadolu Türkçesinde Aslî Ünlü Uzunlukları”, Ank. Üniv. DTCF. Derg., C. XXVI/3-4, s. 49-66; Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, Ankara TDK yay. 2005, s. 443-458, 459-474.
KORKMAZ, Zeynep (1972), “KaĢgarlı Mahmud ve Oğuz Türkçesi”, Türk Dili, s. 253, Divanü Lûgati‟t-Türk Özel Sayısı, Ankara, TDK yay. s. 3-19; Türk Dili Üzerine Araştırmalar I (2005), Ankara, TDK. yay., s. 241-253.
KORKMAZ, Zeynep (1974), Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, Ank. Üniv. DTCF yay., Ankara.
KORKMAZ, Zeynep (1985), “Dil Ġnkılabının SadeleĢme ve TürkleĢme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, C. XLIX, s. 401 (Mayıs 1985), s. 1-32.
40 Zeynep KORKMAZ
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
KORKMAZ, Zeynep (1989-1994), “Yazılı Devirlerdeki GeliĢmelere Göre Eski Türkçenin YaĢı”, TDAY-Belleten, Ankara, TDK yay. (1994), s. 353-379; Türk Dili Üzerine Araştırmalar I, Ankara, TDK yay. (2005), s. 217-231. KORKMAZ, Zeynep (2007), “Anadolu ve Rumeli Ağızlarının Dayandığı Temeller”, TDAY Belleten 2007/1, TDK Yay., Ankara 2010 (Baskıda) KORKMAZ, Zeynep (2010), “Türkçe Nasıl Bir Dildir?”, Türk Dili, s. 697, Ankara, TDK yay. (Ocak 2010 sayısı), s. 34-46. KORMUġĠN, Ġgor (2007), 75. Dil Bayramı KonuĢmaları: Dünden Bugüne Türkçe Oturumu, Ankara, TDK yay. (baskıda) NÉMETH, Gjula, HMK (A honfoglalo magyars kıalakula‟sra), s. 41-44; H. N. Orkun, Oğuzlara Dair, Ankara, 1935, s. 4-5. ONAT, AyĢe – Orsoy, Sema – Ercilasun, Konuralp (2004), Han Hanedanlığı Tarihi: Hsiungnu (Hun) Monografisi, Ankara, TTK yay. ÖGEL, Bahaeddin (1981), Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi I, Ankara, Kültür Bakanlığı yay. ÖZKAN, Mustafa (2000), Türk Dilinin Gelişme Alanları ve Eski Anadolu Türkçesi, Ġstanbul, Filiz Kitabevi, geniĢletilmiĢ 1. baskı. PRĠTSAK, Omeljan (1953), “Der untergang des Reiches des Oguzischen Yabgu”, Fuad Köprülü Armağanı, AÜ, Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Yayını, Ankara, s. 397-410 RÖHRBORN, Klaus (2004), “Eski Türkçede Dialektleri Belirleyen Bir Ses DeğiĢimi Üzerine” (çev. Serap Gürçün), Türk Dilleri Araştırmaları, C. 14, s. 133-139. SERTKAYA, Osman F. (2007), “75. Dil Bayramı KonuĢmaları: Dünden Bugüne Türkçe Oturumu”, Ankara, TDK yay. (baskıda). SĠNOR, Denis (1950), “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Mülahazalar”, İst. Üniv. Edeb. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Derg. C. 4/1-2, s. 1-14. SÜMER, Faruk (1999), Oğuzlar (Türkmenler), Ġstanbul, Türk Dünyası AraĢtırmaları Vakfı, 5. baskı.
Oğuz Türkçesinin Tarihi Gelişme Süreçleri 41
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature
and History of Turkish or Turkic
Volume 5/1 Winter 2010
TEKĠN, ġinasi (1973-1974), “1343 Tarihli Bir Eski Anadolu Türkçesi Metni ve Türk Dili Tarihinde „olga – bolga‘ Sorunu, TDAY-Belleten, Ankara, s. 59-157.
TEKĠN, Talat (1993), Hunların Dili, Ankara, Doruk yay.
TOPARLI, Recep – ArgunĢah, Mustafa (2008), Muînü‘l-Mürîd, Ankara, TDK yay.
TOSUN, Mekrure – Yalvaç, Kadriye (1981), Sümer Dili Grameri / Sümerceden Örnekler, Ankara, TTK yay.
TUNA, Osman Nedim (1997), Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi İle Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, TDK. yay.
YÜCEL, Bilâl (2004), “Kadı Burhaneddin Divanı‟ndaki ―Olġa – Bolġa‖ Özellikleri Dolayısıyla”, Türk Dili ve Edebiyatı Makaleleri, S. 4, Sivas, s. 81-103.